SON DAKİKA

Veli Saçılık: KESK tehlikeyi kavrayamadı, görmedi, görmek istemedi

Yüksel direnişçisi Veli Saçılık, direnişin birinci yılını sendika.org’a değerlendirdi.

Bu haber 06 Kasım 2017 - 22:45 'de eklendi

15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ülke genelinde ilan edilen OHAL marifetiyle çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerle işlerinden olan bir grup kamu emekçisinin Ankara’da Yüksel Caddesi’ndeki başlattıkları “işimi geri istiyorum” eylemleri bir yılı geride baktı.

Yüksel Caddesi direnişçilerinden Veli Saçılık, direnişin 1 yılını sendika.org‘a değerlendirdi. Veli Saçılık’ın sendika.org’un sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Yüksel Caddesi’nde Nuriye Gülmen’in başlattığı direniş bir yılı geride bıraktı. 2016 Kasım’ına kadar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nda çalışan ancak ihraç edilmesi ile bu direnişe katılan Veli Saçılık’ın bir yılı nasıl geçti?

Sabah 8-akşam 5 işe gidip sosyal faaliyetlerde bulunuyordum. Engelliler ve yaşlılar heyetinde çalışıyordum sosyolog olarak. 22 Kasım sabahı, esprili söylemek gerekirse, eniştemden ihraç edildiğimi öğrendim. 23 Kasım sabahı banka hesaplarıma el konuldu. 24 Kasım öğleye doğru da Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişlerine dahil oldum.

O gün bu gündür sabah 8-akşam 5 rutininin dışında direnişte olduğum, gözaltına alındığım, Adliye ve Çankaya Karakolu’nda zaman geçirdiğim, zaman zaman firari duruma düştüğüm, sürekli gaz ve benzeri saldırı araçlarına maruz kaldığım bir dönem geçti.

Bütün rutinimi, bütün statülerimi yitirmiş oldum ama iyi tarafı, on yıldır kamu emekçiliği yapıyordum, onun bütün pasları da devletin şiddeti ile döküldü üzerimden. Işıldayan bir demire dönüştüm, zincirlerimi kırdım.

“KESK, OHAL’in toplumsal muhalefeti hedef aldığını göremedi”

Türkiye’de neoliberal saldırı dalgası başladığından bu yana kamu emekçilerinin çok ciddi bir mücadele ve direniş tarihi var. Bu tarih miras olarak bugünlere kaldı. Ancak bu hareketin örgütlü yapılarının ihraç dalgaları karşısında daha etkisiz kaldığına, somut görüntüsü olarak da Yüksel Direnişi’nin sınırlı sayıda insandan ibaret kaldığına tanık olduk. Bunun etkisini nasıl açıklıyorsun?

Fiili, meşru mücadele biz KESK’lilerin her zaman söylediği bir sözdür. Kanunların ne dediği ya da polisin bize ne sınır çizdiği değil, bizim hakkımız olana yöneldiğimiz ve yasaları o yönde değiştirdiğimiz, dönüştürdüğümüz, ne olursa olsun mücadele ettiğimiz bir içeriğe sahiptir. KESK’i KESK yapan, bu geleneğin sahiplenmesidir.

Ne yazık ki Tayyip Erdoğan ve çevresinin “FETÖ’cü” nitelemesini ortaya attığı ve herkesi suçladığı bir yerde ilk başta “Biz zaten ondan değiliz, herhalde bize dokunmaz” diye düşündüler. OHAL’in tüm muhalefeti silip süpürmeye yönelik olduğunu KESK kavrayamadı, görmedi, görmek istemedi. İlk ihraçlar geldiğinde “Belki sadece Kürtlere yönelmiştir, sendikamızın bütününe dönük değildir” diye düşünüldü. Sonraki KHK’lerde gördük ki, esas hedef kamu emekçilerinin iş güvenliğinin ortadan kaldırılması, sendikalarının dağıtılması ve örgütsüz bırakılmasıymış. KESK bunu geç gördü. Geç gördüğü yerde de mücadeleye katılamadı. Aslında bir şekilde katılmak istedi, eylemler örgütlemeye çalıştı ama kitlesi onunla gelmedi. Çünkü uzun zamandır seçim sistemleri, Kürt sorunu tartışmaları ve içteki iktidar tartışmaları ile kitlesiyle bağını yitirmişti.

Ayrıca bu dönem bir kitle eylemi dönemi değil, belki de yöneticilerin öne çıkarak kitleyi harekete geçirdiği bir dönemdi. Bunu tam kavrayamadılar diye düşünüyorum.

“Kitleyi hareketsizleştiren de bu sendikal anlayış”

Bu hareketsizliği sadece KESK yöneticilerine atfetmek ne kadar doğru? “Kamu emekçilerinin alttan, dinamik bir hareketi ve direnme eğilimi olsaydı, atıl bir KESK yönetimini de mahkum ederdi” diye bir tez ileri sürsem mesela?

Volan kayışı gibidir bu. Bir taraftan tabanın bastırmamasıdır, diğer yandan yönetimin tabanı kucaklayıp eylem alanına taşıyamamasıdır. İkisi birbiriyle kaimdir, iç içedir.

Üyelerimiz “Hadi eylem yapalım” demedi, yapıldığında da gelmedi; bunlar kesin. Ama diğer taraftan bu ortamı hazırlayanların da bizim yönetim anlayışımızın “üç senden, iki benden” diye sendikayı tamamen parselleyen anlayışın olduğunu görüyorum. Yersiz grevler ve eylemlerle kitleyi yorduklarını görüyorum.

Bir de şu var; Mahir Çayan’ın teorisine göre savaşı başlatan öncüler onu yönetirler. “Madem kitleler geri çekildi, o zaman biz öne çıkalım, en öndekiler, yöneticiler öne çıkalım ve kitlelere AKP terörüne karşı savaşmayı, mücadele etmeyi gösterelim” diyebilirlerdi. Ama bugün görüyoruz ki, gözaltına alınmamak, tutuklanmamak ve hatta ölü taklidi yapmak, süreci geçiştirmek üzerine kurulu bir anlayış var.

Evet, kitle problemli. Evet, kamu emekçilerinin eylem yapma ve öne çıkma duyguları körelmiş durumda, doğru. Ama yöneticilerin bunda payı çoktur. Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi, hırsızın hiç mi suçu yok? Var.

“Biz öfkemizi unutmuyoruz, unutanlar siyaset alanından çekilmeli”

Buna benzer bir örneği 10 Ekim Ankara Katliamı’nın ikinci yıl anmasında yaşadık. İMO’da polis saldırısı sırasında senin de aralarında olduğun bir grup polis saldırısına direnirken, bir grup sizi “sakinleştirmeye” çalışıyordu. Daha sonra bu olayı Gazete Duvar’dan İrfan Aktan’a anlatırken, bir KESK yöneticisinin “Sizin yüzünüzden dayak yiyoruz” dediğini aktardın. Gerçekten KESK yöneticileri sizin yüzünüzden dayak mı yiyor?

Orada biraz gaz yemişlerdi ama sadece o anlık bir cümle değil bu. Ben bu soruya en sonundan yanıt vererek başlayayım: Biz KESK yöneticileri yüzünden dayak yiyoruz!

10 Ekim’de 100 insanımızı kimin öldürdüğünü biliyoruz. Polisin saldırısı, yaralılara dönük politikaları, gözaltı ve davalarla biz 10 Ekim’i kimin yaptığını biliyoruz. Katliamın birinci yılında her türlü işkenceyi yaptılar. İkinci yılında da Ankara’yı bir terör alanına dönüştürüp annelerimize babalarımıza her türlü şiddeti uyguladılar.

Şimdi, biz burada öfkemizi kime göstereceğiz? Eylemde ısrar eden gençlere mi, yoksa en masum, en temiz hakkımız olan anma hakkımızı elimizden alan, bulunduğumuz salona dahi gaz sıkacak kadar kudurmuş tarafa mı? Siz tepkinizi benim ve gençlerin davranışına gösteriyorsanız, bence artık siyaset alanından çekilmelisiniz.

Orada polise tek bir taş atılmadı, ki atılsa dahi suçlu, bunu terörize eden polistir. Bir KESK yöneticisi de gençlere “Sizin yüzünüzden dayak yiyoruz” dedi. “Çıkınca eylem yapıyorsunuz” diyerek bizi içeri kilitlediler. Bir başka sendikacı, bir gün önce bana dayak attırmış, o alana gaz sıktırmış polis şefinin koluna girerek “Dağılıyoruz arkadaşlar” dedi. Ben kendisine “Yaptığın şey çok ayıp. Bu adam bizim analarımıza babalarımıza gaz sıkmış adamdır. İşkencecidir” dedim. Polis şefi aradan kaçtı, kendisi gelip “Ben öyle demek istemedim” dedi.

Biz öfkemizi unutmamalıyız. Onların bizim çocuklarımızı öldürdüğünü, Yüksel’de bize 365 gündür işkence yaptıklarını unutmamalıyız. Öfkemizin nereye yöneleceğini bilmeliyiz. Sınırı iyi çizmek gerekir.

“İnadımız ve haklılığımız var; kazandık, kazanacağız”

Saldırılar, gözaltılar, işkenceler, cezalar, kızgınlıklar… Tüm bunları göz önünde bulundurarak bu direnişe bir ömür biçiyor musun?

Bu akşam 6 olmadan biterse sevinirim. (Gülüyor)

Ben baştan beri bu direnişin kısa sürmesini temenni ettim. Ama bu eylemin bitişi, Nuriye ve Semih’in işe dönmesi ile olacaktır. Bunu özellikle de Nuriye için istiyorum. Nuriye’nin harcayacak bir gücü kalmadı. Yatak yaralarıyla, 37 kilosuyla direnecek takati kalmadı. Ama hükümetin yaptıklarını düşündüğümüzde, herhalde 17’sindeki mahkemeden önce bir şekil almayacak. OHAL Komisyonu da ilk kararını açıklayana kadar bir yol alamayacağımızı düşünüyorum.

Ama?

Ama bu işin sonunda biz kazanacağız. Belki bizim silahımız külahımız yok, kitle gücümüz yok ama inadımız var, haklılığımız var. Hatta kazanacağımız da demeyeyim, çünkü kazandık. Neden kazandık?

Amerika’da Rosa Parks’ın beyazların koltuğuna oturduğu anda siyahiler haklarını kazanmadı ama o gün bir devrim oldu. Nuriye’nin 9 Kasım’da anıtın önüne çıktığı an bir devrim olmuştur. Suskunluğun, Takrir-i Sükun ortamının delinmesidir. Bugün fiilen bir adım atılmamış olması bir şey değiştirmez, vicdansızlığın içinde o gün bir delik açılmıştır.

“Başkalarının cesaretsizliği bize cesaret olarak yazılıverdi”

Gelecekten bugüne bir tarih okuması yapsak. Bir olasılık “Yüksel Direnişi 5-10 kişinin direnişiydi” denilecek. Peki bu olasılık, “Hayır! Bir süre yalnızlardı ama yalnız kalmadılar, çoğaldılar ve kazandılar” gibi bir olasılığa dönüştürülebilir mi?

Bu tarihten sonra bir kitle eylemi ile kazanacağımız olasılığını düşük görüyorum.

Doğrudan Yüksel’in kitleselleşmesi değil de, Yüksel gibi başka mevziler açılsa?

Ben başta bunu ummuştum. 24 Kasım’da Yüksel’e geldiğimde İstanbul’dan, Düzce’den, Bodrum’dan, Malatya’dan haberler alıyorduk. KESK’in toparlanıp bir şeyler yapacağını, diğer kitle örgütlerinin de OHAL karşısında harekete geçeceğini ve bizim eylemimizin anlamsızlaşacağını varsayıyordum. Ama ne yazık ki bizim eylemimiz yukarıya çıktı, diğer eylemler aşağıya indi.

Şu anda biz herkesin yerine dövüşüyormuşuz gibi bir hâl var. Bunu bir bedel ödemek anlamına demiyorum. Ben 2000 yılında çok daha büyük bir bedel ödedim zaten. Kolumun koparılması, bir köpeğin ağzında bulunması, hastane odasında günlerce kelepçeli kalmam, işkencenin hemen her seviyesini yaşadım. Veli o gün cesaretliydi ama bugün daha cesaretli bir şey yapmıyor. Birdenbire bunun adı cesaret oluverdi. Belki de başkalarının cesaretsizliği, bize cesaret olarak yazılıverdi.

“Madem istihbarat bu kadar güçlü, darbeyi niye eniştenizden öğrendiniz?”

Ankara Emniyeti bir örgüt arıyormuş sana. Senin Ankara Emniyeti’ne ve diğer herkese bir önermen var mıdır?

Buldum ben onu: VETÖ! Örgütün kurucu ilkesi ve sloganı; “Direniş daima!” İnandığı şeylerden geri adım atmama temelinde herkes bu örgüte dahil olabilir. (Gülüyor)

Ben 1994’te OSTİM’de işçi olarak çalışmaya başladım. Orada sendikal çalışma yaparken TDKP üyesi diye tutuklandım, üç ay içeride kaldım. İçeride “Tecrit kaldırılsın” dedim, PKK’ye yardım ve yataklık ile suçladılar. Dışarı çıktım, açlık grevinde hayatını kaybeden Yusuf arkadaşımın babasını ziyaret ettim başsağlığı için, DHKP/C üyeliğinden dava açtılar. Polisin fezlekesinden öğrendim ki, ben 2000’den 2016’ya kadar MLKP üyesiymişim. Ama ben 2006’da İçişleri Bakanlığı’na güvenlik soruşturması yapılarak girmişim. İşten atıldıktan sonra DHKP/C üyesi olmaya karar verdiğimi söylediler ama bu arada da FETÖ’den işten atıldım. (Gülüyor)

Yahu, madem sizin istihbaratınız bu kadar güçlü, neden darbeyi eniştenizden öğrendiniz? 14 yıldır devleti Cemaat’e teslim etmişsiniz, “Çok fena yanıldık” diyorsunuz. Veli konusunda da yanılıyor olabilir misiniz? Süleyman Soylu aydınları “İstihbaratımıza güvenmiyor musunuz?” diye tehdit ediyor. E sizin istihbaratınızın yüzde 60’ı tutuklu. Hangi istihbarattan bahsediyorsunuz? Yargımız, savcılarımız diyorsunuz da yüzde 50’si tutuklu. Siz neden bahsediyorsunuz? Geride devlet mi bıraktınız?

Ben bir devrimci olarak bir devlete anayasasını, yasalarını, içtihatlarını hatırlatmaktan utanıyorum. Ne kadar ayıp! Bir devrimcinin o yasaları alaşağı edip devrim yasaları ilan etmesi gerekirken, biz bugün devlete “Ya bunlar senin yasaların” demek zorunda kalıyoruz. Bizim durumumuz da pek iç açıcı değil anlaşılan. (Gülüyor)

 

Röportajın tamamını okumak için TIKLAYINIZ