SON DAKİKA
kadikoy escort
Maltepe Escortpendik escortmanavgat escortkartal escortmaltepeelektrikariza.comkartal escortalanya escortkadikoy escort

Türk Korku Sineması ve İzleyici Beklentileri

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:16 'de eklendi

Bir yönetmen açısından korku filmi çekmek cesaret isteyen ve risk barındıran bir iştir. Kültürel anlamda kendisini besleyecek yazılı bir korku geleneği bulunmayan Türk Sinemasında, yönetmenler açısından; çok ince çizilmiş sınırları tutturamayarak korku türünün dışına çıkma ihtimali kuvvetlidir.

Türk Sinemasında korku türü, kendisini son yıllarda iyiden iyiye hissettirmeye başlamış olmasına rağmen, aslında ilk örneğini bundan neredeyse yetmiş yıl önce vermiştir. 1949 yılında Aydın Arakon tarafından çekilen “Çığlık” Türkiye Korku Sinemasında bir milat kabul edilir. Ancak ne yazık ki filmin hiçbir kopyası günümüze ulaşmamıştır.

Mehmet Muhtar’ın Beyazperde’ye aktardığı film, Ali Rıza Seyfi’nin de Bram Stoker’dan uyarladığı Kazıklı Voyvoda adlı romanından, Ümit Deniz tarafından senaryoya uyarlanmıştır. Öncesinde Hollywood’ta çekilen 1922 tarihli “Nosferatu” ve 1931 yapımı Tod Browning imzalı “Dracula” gibi uyarlamalarıyla kıyaslandığında dahi, “Drakula İstanbul’da”nın Bram Stoker’ın romanına oldukça sadık kalınarak sinemaya aktarıldığı göze çarpar.

Filmin yapımcısı Turgut Demirağ, 1979’da Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan’la yaptığı bir söyleşide “Bela Lugosi ve Boris Karlof bütün dünyayı etkiledikleri gibi beni de etkilemiş olabilirler. Ama tutku halinde değil” demiştir. Demirağ ayrıca çekimleri yedi hafta süren filmde o güne dek yerli filmcilikte kullanılmayan pek çok başarılı deney yaptıklarını ifade etmiştir.(Fantastik Türk Sineması) Film düşük bir bütçeyle çekilmesine karşın kurgusu ve sinematografisiyle dönemin çok ilerisindedir.

O güne dek herhangi bir Drakula filmini seyretmemiş olan (kendi ifadelerine göre filmi tasarlayan ekipteki hiç kimse daha önce bir Drakula filmi seyretmemiştir) filmin özel efektlerinden sorumlu Sohban Koloğlu’nun, mezarlık sahnesindeki yoğun sisi yaratmak için yaklaşık kırk kişilik çekim ekibindeki herkese sigara yaktırıp dumanı üfletmesiyle elde edilen sis, imkansızlıklar pençesindeki yaratıcılığa bir örnektir.

Atıf Kaptan’ın canlandırdığı Kont Drakula karakteri sinemada uzun ve sivri dişlerle sunulan ilk vampirdir. Avrupa’da ve Amerika’da çevrilen vampir filmlerinde vampirlerin normal insan dişleri ile tasvir edildikleri görülür.

“Drakula İstanbul’da” Kont Drakula ile Kazıklı Voyvoda arasındaki bağlantıyı vurgulayan ilk film olma özelliğine de sahiptir. Film dönemin eleştirmenlerince, yeterince korkunç olmaması, senaryosunun kopuk olmasının yanında sinematografik açıdan kötü bir iş çıkarıldığı ve sahnelerin fazla karanlık olduğu yönünde eleştirilere maruz kalmıştır. Ancak dönemin koşulları ve teknik anlamdaki deneysel yöntemler düşünüldüğünde, gotik hava son derece başarılı şekilde verilmiştir. Öyle ki; 1998 yılında  ABD’nin Maryland Eyaletindeki korku filmleri festivalinde gösterilen film, seyirci tarafından ayakta alkışlanmıştır.

Filmin görsel başarısı ve inandırıcılığı sinema salonlarına iyi izleyici çekmesine rağmen, o dönemin Türkiye’sinde bir korku furyasının başlamasını sağlayamamıştır. Zahmetli prodüksiyon aşamaları ve teknik yetersizliklerden endişe eden yapımcılar, büyük ölçüde melodramlar ile devam ederek korku türünden uzak durmayı tercih etmişlerdir.

1954’te Orhan Erçin tarafından çekilen “Ölüm Saati”nde kendi ölümünü bekleyen bir adamın hikayesi anlatılmaktadır. Yavuz Yalınkılıç’ın senaryosunu yazıp yönettiği 1970 yapımı “Ölüler Konuşmaz Ki” filminin hikayesi, ölen sahibinin misafirhane yapılmasını vasiyet ettiği eski bir konakta geçmektedir. Filmin ilk sahnesinde kasabaya yeni gelen genç çifti karşılayan at arabacısının panik haliyle başlayan gerilim, konağa varışla artarak devam eder.

Konağın kahyası olan Hasan Efendi’nin, Dracula ve Frankenstein filmlerinde sıkça görülen İgor karakterini andıran karşılama ve sosyal etkileşim tarzı esas oğlan ile sevgilisini ürkütür. Hasan Efendi, komik görünebilecek derecede abartılı mimikleri ve tiyatral konuşmalarıyla, genç çifti konakta zor bir gecenin beklediğinin habercisidir. Gerilimin tırmandığı sahnelerde, Kubrick’in “2001:A Space Odyssey”de Alex North imzalı müziğin  serpiştirildiği 72 dakikalık film izleyiciden pek ilgi görmez.

Metin Erksan’ın 1974’te çektiği The Exorcist uyarlaması “Şeytan”, Hristiyanlık’taki dinsel unsurları İslam’i motiflerlere uyarlayarak sunar. Yapımcısının talebi üzerine 1973 yılında “The Exorcist”i izlemek üzere Londra’ya giden Metin Erksan, Türkiye Sinema Endüstrisinin şartları ile böyle bir uyarlamanın çekilemeyeceğini düşünerek geri döner. Ancak yapımcı Hulki Saner’in ısrarı üzerine filmi çekse de, Erksan’ın Şeytan’ı “The Exorcist”in birebir uyarlaması değildir.

Metin Erksan’ın film için harcadığı emek ve Hristiyan inanışlarından doğan bir hikayeyi dönüştürme konusundaki başarısına rağmen, “Şeytan” dönemin eleştirmenlerince çok olumlu karşılanmamıştır. Yapımcısı Hulki Saner’in umduğu gibi gişede de patlama yapmaz. Buna sebeplerden biri filmin “The Exorcist”in orjinal hikayesindeki gibi, bilimin yetersiz kaldığı yerde devreye dinin girmesi durumunun ortadan kalkmasıdır. Çünkü din bilgininin şeytanla baş edemeyip öldürüldüğü ve şeytanın başka bir bedende varlığına devam ettiği noktada, bilimin çözüm bulamadığı sorun karşısında inanç da yetersiz kalır.

Film ilerleyen zamanlarda bir külte dönüşmüştür. Ancak bugün gelinen noktada “Şeytan”, seyirci nezdinde bir korku filmi olmaktan çok gülme amacıyla izlenen bir film halini almıştır. Bu durumda, korkutucu görünmesi gereken bazı sekansların çekiminde teknik yetersizliklerden kaynaklanan başarızlığın önemli rolü vardır.

Şeytan’dan sonra Türk Sineması’nda uzun bir süre korku türüne dair örnek görülmez. Korku filmlerinin toplumsal olaylardan ve kitlelerin endişelerinden referans alarak ortaya çıktığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu yüzdendir ki, sinemada geleceğe dair öngürülerin yorumlanması açısından korku sineması analize en fazla açık olan türdür.

Şeytan’ın çekildiği 1974’ten itibaren 2000’li yıllara kadar Türkiye; toplumsal çalkantılar, faili meçhuller, siyasi istikrarsızlıklar ve askeri darbe’nin yarattığı bir travma sürecini yaşar. Özellikle Seksenler’in ikinci yarısında sürreal tarzda çekilen birkaç örneği saymazsak fantastik türde çekilen film sayısı yok denilecek kadar azdır. İzleyici yerli korku görmek için ise Yirmibirinci yüzyıla kadar beklemek durumundadır.

Bu istisnayı bozan tek film Kutluğ Ataman’ın 1994’te çektiği “Karanlık Sular” olmuştur. 13. İstanbul Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan film bir festival filmi olmanın dışına çıkamamış ve geniş bir izleyici kitlesi bulamamıştır. Korku-gerilim türündeki filmin senaryosu farklı bir noktada durmasına rağmen, izleyici tarafından anlaşılmakta zorlanılabileceği gerçeği dağıtımcıların gözünü korkutmuş olmalı ki filmin gösterime girişi ve çıkışı çok hızlı olmuştur.

1980 süreci sonrası, sinema gişelerinin tamamen Hollywood yapımlarına teslim olduğu ve Türk yapımı filmlerin çoğunlukla gösterim şansı bile bulamadığı bir atmosferde, yapımcıların yerli korku filmleri çekmeye sıcak bakması düşünülemezdi. Doksanların ikinci yarısından itibaren Eşkiya ile başlayan seyircinin yerli filmlere dönüşü, daha toplumsal içerikli filmler düzeyinde kalmıştır. (Ağır Roman, Propaganda gibi)

Ancak 2000’li yılların başına gelindiğinde yerli korku filmlerinde  kıpırdanma başlar. 2004’te çekilen Orhan Oğuz imzalı “Büyü”, araştırma yapmak üzere, lanetli olduğuna inanılan bir köye gelen bir grup arkeoloğun başına musallat olan karanlık güçleri anlatır. Cadı büyüsü ve lanet gibi olayları konu edinen filmin, bir alışveriş merkezinde yapılan galasında yangın ‘çıkması’ tanıtım açısından yapımcılara büyük bir avantaj sağlar. Seyircinin yerli filmlere yeni yeni dönüş yaptığı dönemde “Büyü” hiç de azımsanmayacak bir izleyici rakamına ulaşır.

Korku unsuru büyüler, cinler ve perilerle sağlanan furyanın başlangıcının tam da 2002 sonrası AK Parti’nin iktidara gelişi ve toplum üzerindeki din etkisinin arttığı endişelerinin dillendiği döneme denk gelmesi, üzerinde durulması gereken bir olgudur. Din temasına dayalı korkunun kültürel altyapısının nedenleri bu noktada daha iyi anlaşılabilir.

Yerli korku filmlerinin gişe de devamlılığının gelmesinde Hasan Karacadağ’ın yönettiği Dabbe serisinin payı büyüktür. Japonya’da sinema eğitimi alan ve korku-gerilim türündeki başarısı inkar edilemez olan Japon Sineması’nın korku atmosferini, islami motiflerle birleştiren Karacadağ’ın türün meraklılarını kendisine çekmesi şaşırtıcı değildir. Dabbe serisinden “Zehr-i Cin”, ulaştığı sekizyüzbinlik gişe rakamı ile yerli korku filmleri arasında en fazla seyirci çeken yapım olmuştur.

Her ne kadar dinsel temalı korkunun izleyici de bir karşılığı olsa da türün kendisini tekrar etmeye başladığı bir gerçektir. Uzun yıllar Batı Sinemasında gördüğümüz korku unsurlarının İslamiyet’e uyarlanması hikayenin inandırıcılığın sorgulanmasına sebebiyet verir. Rahip karakterin yerini alan imam, kutsal suyun yerine geçen zemzem, insanların bedenini ele geçiren şeytan’ın yerine cinlerin musallat oluşu gibi Hristiyanlık ögelerinin İslam’daki karşılığını bulma çabası dozunu kaçırdığında,(bu sadece yönetmenin korku atmosferini kuramamasıyla değil, oyunculukla da ilgilidir) film seyircinin gözünde komediye dönüşür.

Tam da bu noktada, son yılların korku furyasının genel kalıplarından keskin hatlarla ayrılan bir filme dikkat etmek gerekir. Can Evrenol’un yönettiği “Baskın”. Daha doğrusu katıldığı çeşitli festivallerden sonra Türkiye genelinde gösterime girdiği adıyla “Baskın: Karabasan”.

Evrenol’un daha önce çektiği kısa filminden uyarladığı filmin öyküsü terkedilmiş bir Osmanlı karakolunda geçiyor. Gece devriyesi yapan bir polis ekibi aldığı ihbar üzerine terkedilmiş karakola gider. Beş kişilik polis ekibinde seyirciye sempatik gösterilen tek karakter, ekibin çömezi Arda’dır. Arda’dan kaynaklı olarak da, onu kanatları altına almış olan ekibin amiri Memduh. Ancak bu ikisinin ufak artıları dışında, Evrenol seyirciye karakterleri içselleştirmesi için hiçbir neden vermez.

Genelikle korku filmlerinde yanlış zamanda yanlış yerde olan veya ailesinden gelen bir lanet yüzünden karanlık güçlerin gazabına uğrayan mağdur karakterler çizilir. Seyirci onları ister istemez içselleştirir ve başlarındaki beladan kurtulmalarını umut ederek filmi izler. “Baskın”ı bu genellemeden ayıran ise; filmin başındaki lokanta sahnesidir. Fevri hareketleri olan Yavuz karakterinin, nedensiz yere çocuk yaştaki garsonu dövmesi, ekip arkadaşlarının da onu destekler tavır takınmaları, daha baştan polis karakterleri izleyicinin gözünde itici hale getirir.

Filmin seyri içinde başlarına gelebilecek her şeyin onlara mübah olduğu algısının yaratıldığı söylenebilir. Öyle ki, lokanta sahnesindeki diyaloglarda, aşırı maskülenliğinin kendisini eşcinsel ilişkiye kadar götürdüğünü öğrendiğimiz Yavuz, zebanilerin ‘baba’sı tarafından, Karma Felsefe’sini çağrıştırır biçimde Yunan Mitolojisindeki Sentor’ları andıran (bu yaratığın kafası boynuzludur ve attan çok keçiye benzer) bir ucube ile cinsel ilişkiye girmeye zorlanır.

Polis ekibi filmin mekanına yaklaştığında, klişe olduğu üzere korku unsuru bu mekana gitmekten itina eden kaotik karakterler dahi komik hale gelerek gerilimin temposunu düşürmezler. Karakola giriş sahnesinden itibaren seyirciyi içine alan korku atmosferi bu defa sadece ses kurgusu ve metafizik unsurlarla sağlanmaz. Bir yerli yapımda korku unsuru belki de ilk defa bu kadar kanlı canlı şekilde izeleyicinin karşısına çıkar.

Filmin, makyajdan, kostüme ve sanat yönetimine dair başarısı bu sahnelerde kendisini iyice hissettirir. Cesaret isteyen prodüksiyonu oldukça başarılı şekilde kotarılmış olan filmin ikinci yarısı, her sinema izleyicisinin midesinin kaldırabileceği türden değildir. Filmi, korku türünden Gore’a taşıyacak kadar şiddetli sahneler yerli bir yapımda ilk defa bu kadar açıkça gösterilir.

Film, eksiklikleri, ‘daha iyi olabilirdi’ kısımlarına dair söylenebilecek noktalar olmasına rağmen yenilikçi tarzıyla tebriği hak ediyor. Türe ilgi duyan yerli sinemacılara kılavuzluk edebilir nitelikte bir film ortaya çıktığı aşikar. Gelgelelim ki, filmin bir de ‘pazar’ kısmıyla imtihanı olmuştur.

2015’deki Film Ekimi’nde seyirciyle buluşan, Toronto Film Festivali’nin “Midnight Madness” seçkisi de dahil olmak üzere pek çok uluslararası festivalde orjinal adıyla gösterilen film, Türkiye genelinde “Baskın: Karabasan” adıyla vizyona girmiştir.

Yönetmen Can Evrenol bir röportajında; Malezya yapımı aksiyon film “Raid” ile karıştırılmaması için “Karabasan” adınının eklendiğini, filmin ismi konusunda  kafasındaki bir diğer alternatifin “Baskın: Osmanlı Karakolu” olduğunu belirtmiştir.

Kelime anlamıyla ‘Karabasan’ kabus veya kabusa neden olan varlık demektir. Fakat Türkiye toplumundaki çağrışımının daha somut ve insanlara etki edebilen bir varlık olduğunun göz önünde bulundurulması ve isim seçiminde ikinci ihtimalde karar kılınmasının film açısından olumlu bir getirisi olacağını düşünmek, rasyonellikten uzak sayılamaz.

Son yıllardaki yerli korku örneklerinin izleyici kitlesinde yarattığı ‘cinli, perili’ film imajı göz önüne alındığında, bu tarzdan ayrı bir yerde duran “Baskın” adına “Karabasan”ın eklenmesiyle, sanki tüm somut korku unsurları ve Gore özellikleri ortadan kalkmışçasına, furyanın birbirini izleyen ‘cinli’ filmlerinden olduğu izlenimi verilmiştir.

Yapımcıların, Kur’an da yer alan ayetlerde geçen kelimelerden türettikleri isimlerle piyasaya sundukları filmlere karşı, sinemaverler artık bir doygunluk duygusu hissetmeye başlamışlardır. Bu da, Baskın’ ın yapımcılarının, filmin adına  ‘Karabasan’ ekleyerek gişede ‘cin’ payından kapma stratejisinin geri tepmesine neden olmuştur. Son on yılda, korku türünde dört yüz bin ila sekiz yüz bin izleyici rakamı arasında yer alan en az altı yerli yapım olduğu gerçeğine rağmen, festivallerde son derece olumlu eleştiriler alan “Baskın: Karabasan” altmış yedi bin gibi bir gişe rakamında kalmıştır.

Sonuçta, korku türü toplumsal kaygılardan beslenirken, Türk Sineması’nda korku filmlerinde ne denli ‘yerli’ korkuların yansıtıldığı tartışma konusudur. Türkiye’de bir korku edebiyatının eksikliği ve korku sinemasını besleyecek kaynakların toplumdaki batıl inançlara dayalı olduğu gerçeği vurgulanmaktadır.

Batıl inançlardan ilham korku filmleri popüler sinema içerisindeki yerini belli bir süre daha kısmen koruyabilir. Yapımcılar popüler kültürün etkisiyle gişe de karşılık gören bu tarzı bir süre daha devam ettirebilirler.

Özgün bir tema yakalamanın kolay bir iş olmadığı korku türünde, orjinal senaryoları olan filmler ortaya çıkarılmasa bile halk kültüründe karşılığı olan işlerin (örneğin Anadolu Mitleri) izleyici üzerindeki etkisi daha fazla olacaktır.

Emre Tanç
mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat