SON DAKİKA
kadikoy escort
Maltepe Escortpendik escortmanavgat escortkartal escortmaltepeelektrikariza.comkartal escortalanya escortkadikoy escort

Stanley Kubrick’in Dehası

Bu haber 28 Mayıs 2017 - 16:10 'de eklendi

Emre Tanç

Bir fotoğraf sanatçısı, görüntü sihirbazı, iyi bir satranç oyuncusu. Kimileri onu takıntılı bir mükemmeliyetçi, kimileri deli, kimileri ise sinema tarihinin en yaratıcı kişiliklerinden biri olarak tanımlıyor. Yönetmen olarak imzasını attığı 16 filminden neredeyse yarısı, sinemanın mihenk taşlarından sayılan Stanley Kubrick, bu kapsamlı yakıştırmaları sonuna kadar hak ediyor. Bazen, ancak ikinci veya üçüncü izlemede farkına varılabilen, gizemler, “neden” ve “ne şekilde” sorularına dair verdiği kurnazca cevaplar, Kubrick’in filmlerini izleyici açısından anlaşılması biraz zor, ama bir o kadar da keyifli hale getirir.

Kubrick filmlerinin düşündürücü olan tarafı, daha yüzeyde olan bir hikayenin yanında alt metinde yer alan ikinci bir temaya yer vermesi ve izleyicinin çoğu zaman hangisinin aslında esas hikaye olduğunu karıştırmasıdır. Adeta bir sihirbaz edasıyla, el çabukluğunu kullanan Kubrick, seyircinin kafasını karıştırıp klasik “ana hikaye” olgusunu yıkma niyetindedir.

Çoğu oyuncunun, kariyerinde birlikte çalıştığı en zor yönetmeni listesinde ilk sırada adını saydırmayı başaran, olağanüstü detaycılığı ve gerektiği noktada bir sahneyi doksan kere tekrar eden titizliği ile “kabus” yönetmen olma özelliği taşır. Özellikle uyarlama çekme konusundaki merakı, var olan hikayeleri kendi üslubu ve yorumu doğrultusunda beyazperdeye aktararak, başyapıtlar ortaya çıkarmasını sağlar.

Bu nevi şahsına münhasır adam göz önünde olmayı hiç sevmez. Röportaj vermekten, adeta alerjisi varmış gibi uzak durur. Filmlerinde dekordan, kostüme ve makyaja kadar en ince detaylarla bizzat ilgilenen Kubrick büyük bir hayran kitlesi kazanırken, belli bir kesim tarafından da anlaşılmaz bulunur.Pinpon oynamaktan çok hoşlanan Kubrick, İngiltere’deki malikanesine davet ettiği oyuncuları özellikle pinpon oynamaya teşvik eder. Onları yendiği takdirde filmlerinin çekimi esnasında üzerlerinde daha iyi hakimiyet kuracağına inanır.

1953’de “Fear and Desire” adlı ilk uzun metraj filmini çektikten sonra, kayda değer ilk işi başrolünde Kirk Douglas’ın oynadığı o yıllar için savaş karşıtlığı yaparak marjinal sayılabilecek “Paths of Glory”i çeker. Howard Fast’in “Spartacus” romanından uyarlanan ve Dalton Trumbo’nun senaryolaştırdığı Spartacus’ü 1960’da çeker. Dalton Trumbo, o yıllarda McCarthy’nin gazabına uğradığı için, senaryoyu sahte bir isimle yazmak zorunda kalır.

1964 yapımı “Dr.Strangelove”da, soğuk savaş dönemi paranoyasını, zekice, hicivsel ve provokatif bir üslup ile anlatır. Kara komedi-fantazi türündeki filmin, ismini filmde Peter Sellers’ın canlandırdığı bir karakterden almasına ve özel isim olmasına karşın, çoğu mecrada ırarla türkçeye “Dr.Garipaşk” diye çevrilmektedir. Filmde ABD ve Sovyetler Birliği’nin kazara bir nükleer savaşın eşiğine gelmesi anlatılır. Filmin yapım tarihi düşünüldüğünde, o yıllar için Soğuk Savaşa son derece objektif bir gözle baktığı görülür. Monty Python tarzı mizahi bir üslüpla, 1950’lerdeki nükleer kıyamet korkularını iğneler.

Stanley Kubrick’in Terry Southern’la birlikte senaryolaştırdığı film,  Peter George’un “Red Alert” romanından uyarlanmıştır. Peter Sellers’ın kendi sınırlarını bile zorlayarak, üç farklı karakteri canlandırdığı filmin roman versiyonunda, Dr.Strangelove’ın kendisi hiç ortaya çıkmaz. Kubrick’in yaptığı öncelikli değişim, Dr.Strangelove’ı filmin merkezine taşımaktır.

1960’ların en korkutucu temalarından biri teknolojinin çığırından çıkıp insanlığı kontrol altına almasıdır. Filmin savaş karşıtı söylemi; Kennedy Suikasti, Domuzlar Körfezi fiyaskosu ve nükleer silahlanma yarışındaki nefret söylemleri, her ne kadar bir hiciv olsa da, Dr.Strangelove’un ayakları yere basan gerçekçi bir çıkış noktasına dayandığını gösterir. Filmin gösterim tarihi 12 Aralık 1963 olarak duyurulur ancak 22 Kasım’da Kennedy’nin öldürülmesinden sonra, gösterim 1964’ün Ocak sonuna ertelenir.

Columbia Pictures tarafından filmin başına konan açıklama yazısında; “filmde anlatılan olayların benzeri Amerikan Hava Kuvvetleri görevlileri tarafından engellenmiştir ancak filmde tasvir edilen karakterler, hayatta veya ölmüş olan gerçek insanları temsil etmemektedir” ifadesi yer alır.

Filmdeki performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar’a aday olan Peter Sellers, birbirine hiç de benzemeyen üç karakteri mükemmel şekilde canlandırır. Bunların ilki eksantrik ve dahi, tekerlekli sandalyeye bağımlı Hawking-Einstein Alman asıllı Dr.Strangelove’dur. Yine Sellers’ın canlandırdığı ABD Başkanı Merkin Muffley’in bilim danışmanlığını yapan Dr.Strangelove’ın, Başkana hitap ederken devamlı ağzından “mein fuhrer”i kaçırıp özür dilemesinden, eski bir Nazi olduğu ve İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların yaptığı kıyımda da payı olduğu belli edilir. Kontrollü, sakin ve diplomatik Başkan Muffley dışında Sellers’ın canlandırdığı üçüncü karakter ise Yüzbaşı Lionel Mandrake’dir. Komünistlerin “su bile içmediklerini, dolayısıyla insan olmadıklarını” söyleyecek kadar milliyetçilikle gözünü karartmış General Jack D.Ripper’ı durdurmaya çalışan Mandrake, filmin en zor durumdaki karakteridir.

Dr.Strangelove’un finali de Otomatik Portakal ve The Shining ‘deki gibi açık uçlu biter. Nükleer patlama görüntüleri, kazara doğan bir olayın bile soğuk savaşın yarattığı gerilim ortamında ne kadar kolay dünyanın sonunu getirebileceğinin mesajını verir.

1968’da sadece bilimkurgu filmlerinin değil, aynı zamanda insan var oluşunu da en iyi ve analiz edilmesi çok zor şekilde sorgulayan “2001: A Space Odyssey”i çeker. Analiz edilmesi veya yorumlanması öylesine zordur ki filmin galasında aktör Rock Hudson, “biri bana bu lanet filmin ne anlattığını söyleyebilir mi?” diyerek salonu terk eder. Bilimkurgu dehası Arthur Clarke’ın eserinden uyarlanan film, geleceğe dair bulunduğu teknolojik öngörülerle Kubrick’in uzaylı veya tanrı olabileceği izlenimi yaratır. Üstelik, 1969’da Armstrong’un aya ayak basmasından da bir yıl önce çekilmiştir.

Evrimden itibaren geçirilen sürece dair sorular ortaya atan “2001: A Space Odyssey”, her ne kadar Richard Strauss’un “Also Sprach Zarathusra”sı eşliğinde görünen siyah beton blok ile insanların aklında yer etmiş olsa da, filmin sembollemeleri bununla sınırlı değildir. İlk yirmibeş dakikasında hiç diyalog olmayan ve seyirciyi karanlık uzay görüntüleri eşliğinde, bolca klasik müziğe maruz bırakan film için Kubrick, “eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik? Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.” “Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun filmime olmasını istemiyorum” demiştir. Metaforlarıyla ve bugün bile entelektüel sohbetlerin konusu olan gizemleriyle “2001: A Space Odyssey” özel bir analizi ve farklı bir başlık altında incelenmeyi hak ediyor.

Stanley Kubrick’in 1971’de, Anthony Burgess’ın aynı adlı romanından uyarladığı “Otomatik Portakal” (Clockwork Orange) da, sinema tarihinin unutulmazları arasına girer. Filmin anlatıcısı, beyazperde’de görülen en hırçın ve sıradışı karakterlerden Alex DeLarge’dır. Afişinde yer alan slogandaki, “ilgi alanları; tecavüz, aşırı şiddet ve Beethoven olan genç bir adamın hikayesi” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, filmde müzik önemli bir rol oynar. Otomatik Portakal’da müziğin anlatımsal kullanımı seyirciye, Alex’in şiddeti sanatla dengeleyen ruh halini daha iyi anlaması için bir bakış açısı sunar. Bunu yaparken, hem şiddeti hem de müziği seven bir karakter üzerinden, insan zihninin ikilem ve karmaşasını seyirciye gösterir.

Anthony Burgess’in romanda yarattığı fütüristik dil ve sıradışı kelimeler Kubrick tarafından, aslına sadık kalınarak filme aktarılır. Örneğin göğüsler yerine “groodies”, kadın yerine “devoşka”, uyumak için “spaşka” arkadaşlar için ise “droogs” gibi sözcükler vardır. Cockney Aksanında (Argo İngilizce, daha çok Londra’nın doğusundaki işçi sınıfının kullandığı aksan) “queer as a clockwork orange” ifadesi, görülebilecek en tuhaf davranışları sergileyen kişiler için kullanılır.

“Otomatik Portakal”, özünde üç bölümden oluşan bir hikayedir. İlk bölüm; ailesiyle birlikte, varoş mahallesindeki bir apartman dairesinde yaşayan Alex’in vahşetini tasvir eder. Çetesinin elebaşı olarak kendisine tek bir ilkesi vardır, “sadece ben”. Yüzüne bir maske takarak, çetesinin şiddete olan açlığını kendi yöntemiyle tatmin etmek için, döver, tecavüz eder ve korku saçar. Üzerlerinde süregelen bir despotluk kurduğu çete arkadaşları tarafından ihanete uğrayan Alex, polis tarafından tutuklanır. İkinci bölümde seyirci, genç bir adamın hapis cezasınıın süresini indirebilmek için, tüm cinsellik ve şiddet içeren dürtülerinden arınacağı, deneysel bir tedaviye maruz kalmasına tanık olur. Final bölümünde ise özgür ve zararsız şekilde sokakta dolaşan Alex,  eski kurbanlarının da içinde yer aldığı ve iktidarı devirmek isteyen muhalif bir grubun yardımına muhtaç hale gelmiştir.

Alex, hapishanede kendisine uygulanan tedavi sırasında, ellerinden sandalyeye bağlanır ve göz kapakları kırpmaması için bantlanır. Korkunç şiddet unsurları, cinsel suçlar, kısacası her türden iğrenç görüntü ona izletilir. Bu nefret tedavisi temelde Alex’in bedenine, ne zaman suç işlemeyi veya cinselliği düşünürse hasta olması gerektiğini öğretir. Alex kendisine izlettirilen filmler içinde, Nazilerin vahşetini gösteren filmin arka plan müziği olan, Beethoven’ın dokuzuncu senfonisini duyduğunda çığlık atmaya başlar ve durmalarını ister. Bundan böyle ne zaman bu müziği duysa, kendisini hasta ve güçsüz hissedeceğini anlamaya başlamıştır. Hapishane rahibinin, bu tedavinin insanların ahlaki değerleri doğrultusunda tercih yapma dürtülerini kaybettirdiği eleştirisine rağmen, İçişleri Bakanı Ludovico Tekniği’nin başarılı olduğunu iddia eder.

Otomatik Portakal’da şaşırtıcı olan, “kötü” olarak gösterilen ana karakter Alex’ten bile daha az ahlaki olan toplum tasviri yapılmasıdır. Alex, eve dönerek anne ve babasına sürpriz yapmak ister. Ancak odasını, Joe adında birine kiraladıklarını görür. Sokaklarda tükenmiş halde dolaşırken, daha önce şiddetinden nasibini alan insanlar tarafından dövülür ve  onların elinden iki polis tarafından kurtarılır. Ancak onu kurtaran polisler de eski arkadaşları Dim ve Georgie’dir. Eski çete elemanları tarafından yağmur altında kırsal bölgede bir yere bırakılan Alex, işlediği tüm suçlarının bedelini fazlasıyla ödercesine kendisini, evine saldırıp karısına tecavüz ettiği Bay Alexander’ın kapısında bulur.

Aradan yıllar geçtiği için Alex’i tanımayan Bay Alexander onun, hükümetin insanlık dışı bir deneyinin kurbanı olduğunu düşünür. Alex banyoya girdiğinde, Bay Alexander ve onun komplocu dostları Alex’i mevcut yönetime karşı kullanabileceklerine karar verirler. Ancak Alex banyodayken, Bay Alexander onun, evini basan çetenin liderinin söylediği “singin in the rain” şarkısını söylediğini duyunca, Alex’in gerçekte kim olduğunu anlar.

Yemekten sonra Alex’e tedavisi hakkında sorular sormaya başlarlar. Alex’de artık Beethoven dinleyemediğini ve intihara meyilli olduğunu açıklar. Yemekten sonra kendinden geçen Alex, kendine geldiğinde evin üst katındaki bir odada kilitlidir. Bay Alexander, Alex’e işkence etmek için yüksek sesle Beethoven’ın dokuzuncu senfonisini çalmaktadır. Buna dayanamayan Alex, evin camından atlayıp yere çakılır.

Sonuçta Alex, hastane odasında kemikleri kırılmış halde uyandığında anne ve babası yanı başındadır. Onu evden attıkları için pişmanlıklarını dile getirirler. Medya onu, hükümetin insanlık dışı suçla mücadele yönteminin bir kurbanı olarak tanımlamaktadır. İçişleri Bakanı Alex’i ziyaret eder ve Bay Alexander’ın, onu intihara sürüklediği için yargılanacağını söyler. Bunun yanında bakan Alex’e yeni bir iş ve bu sayede yeni bir başlangıç sunar.

Bakanla işi tatlıya bağlayıp odaya giren foto muhabirlere poz veren Alex, kendisini seyircilerin alkışlamaları arasında, bulutların üstünde bir kadınla seks yaparken hayal eder. Filmin anlatıcısı Alex’in son cümlesi “tamamen iyileşmiştim!” olur.

“Otomatik Portakal” British Board of Film Classification tarafından sansüre maruz kalır ve Kubrick’ten filmdeki bazı sahneleri makaslaması istenir. Bunu kabul etmeyen Kubrick, filmin İngiltere gösterimine izin vermez. Film, yönetmenin ölümünden sonra ancak 17 Mart 2000’de İngiltere’de gösterime girer. Muhafazakar gruplar filmi, şiddetin karikatürize edilmesi ve çok sayıda rahatsız edici sahne olması nedeniyle topa tutar.  Otomatik Portakal 18+ derecesi ile vizyona girer. Bazı sinema otoriteleri filmi, “ideolojik bir dağınıklık” olarak tanımlayan eleştiriler yapar. Filmin gösterime girmesinden bir yıl sonra, İngiltere’de 17 yaşında genç bir kıza, “singin in the rain” şarkısını söyleyen bir grup genç erkek tarafından tecavüz edilir. Bu olaydan sonra Kubrick’in ve ailesinin çok sayıda tehdit almasının da, filmi İngiltere’de gösterime sokmama kararında etkili olduğu düşünülür.

Kariyeri boyunca insanın en karanlık duygusal ve psikolojik noktalarını ortaya çıkarmayı amaçlayan Kubrick, 1980’de bu defa korku korku efsanesi Stephen King’in “The Shining” (Cinnet) romanını sinemaya uyarlar. Asansörden çıkan bir kan dalgası veya korkunç yaşlı bir kadın gibi görüntü ve unsurların yer aldığı “The Shining”, sadece baştan sona korku ve gerilim vererek seyirciye etkileme iddiasında olan bir film değildir. İçerdiği ipuçları, semboller ve bilmecelerle, Kubrick’in insanlık haline dair bakış açısını kavrayabilmek için daha kapsamlı ve tematik bir incelemeyi gerektirir.

Helikopter çekimiyle, bir gölün ortasındaki küçük izole bir ada görülür. Gölü çevrelen çorak kanyonun sudaki yansıması dikkat çeker. Gösterilen doğal ortama ait seslerin kullanımı, hikayenin merkezindeki Overlook Otel henüz görülmemişken, mekana fiziksel bir durum kazandırarak, buranın izole bir yer olduğunu seyirciye anlatır. Açılış sahnesindeki bu çekim, bir doğal ortamın el verdiği ölçüde simetriktir. Uzaktan görünen adanın silüetinin, piramidi andıran bir görüntüsü vardır. Daha sonra yakın planda kanyonda seyreden küçük sarı bir araba görünür. İzleyici bu görkemli ve ürkütücü kanyonda yol alan arabanın  ne kadar küçük ve ne kadar dünyadan tecrit edilmiş olduğu hissine kapılır.

Jenerik yazılarının geldiği yerde “A Stanley Kubrick Film” yazısında bir detay göze çarpar. Yazı rengi kırmızı ve turuncunun iyi bir kombinasynuyla oluşmuştur. Aynı kırmızı ve turuncu kombinasyonu, filmin gizem unsuru olan “237” numaralı odanın önündeki halıda da kullanılır. Jenerik yazısı ile koridordaki halının renk desenleri birebir aynıdır.

Arabanın otelin önündeki park alanına geldiği sahnede hayalet gibi görünmeyen güçlere ait olduğu çağrışımı yapan sesler duyulur. Yine helikopter çekiminden gösterilen otel ve önündeki alanda park etmiş olan arabalar, Jack Torrance ve ailesi bu otelde tecrit edilmiş şekilde yanlız kalmadan önce, gerilimin dozunu indiren bir etki yapar. Fakat otel çalışanlarının koşuşturmacası ve üç kişilik ailenin kasvetli mekanda yanlız kalacak olmaları gerilimin artarak devam edeceğinin göstergesidir.

Bu sahnede kullanılan müzik, bir katolik ağıtı olan ve tüm ruhların ebedi kaderlerini öğrenmeye çağırılıcakları, mahşer gününü anlatan “Dies Irae” yani Gazap Günü’dür. “Dies Irae”nin kullanımı filme farklı bir boyut ekler ve filmde olabileceklere dair bir ipucudur. Merhametten yoksun bir karakterin, şeytanın etkisinde kalarak kendi kendisini yok etme sürecini, mahşer gününü ifade eden bir katolik ağıtından daha iyi anlatabilecek bir unsur düşünülemez.

Jack Torrance’ın alkolizmi ve istismarcılığı, Stephen King’in romanda özellikle üzerinde durduğu iki unsurken,  Kubrick Jack’in geçmişiyle çok da ilgilenmemeyi tercih eder. Jack’in oğlu Danny ile olan ilişkisini ve ona kötü davranmış olduğunu, Danny’nin 237 numaralı odaya gitmesine ve Wendy’nin, Danny’nin yaralanmasından Jack’i sorumlu tutmasına kadar anlayamayız. Tam da Danny’nin yaralanma hikayesinin Jack’in ağzından anlatılacağı bölümde devreye barmen Lloyd girer.

The Shinning’i bu kadar önemli bir film haline getiren yegane unsur gerilimin dozunun çok iyi ayarlanmış olmasıdır. Balo salonunun barında, Jack’in Lloyd ile karşılaşması buna en iyi örneklerdendir. Yorgun ve üzgün şekilde bar taburesine oturup yüzünü ovuşturan Jack, elini yüzünden çektiği anda, izleyicide kameraya aniden gelecek olan korkunç bir görüntü ile karşılaşacı izlenimi doğar. Fakat Jack’in tebessüm eden yüzü gerilimi düşürür ve aslında hayalet olan biraz ürpertici ancak normal bir karakter görülür.

Film; Lloyd’un ortaya çıkması ve Jack Torrance ile diyaloglarından itibaren, finale kadar izleyiciye, Jack’in Overlook Otelin 1921’deki sahibinin reenkarnasyona uğramış  hali olup olmadığı sorusuna yoğunlaşır. Kendi ailesini katletmiş olduğu ve otelin aynı olayları tekrar ve tekrar yaşattığı bilgisi ortaya atılır. Delbert/ Chareles Grady karakterinin Jack’e söylediği “siz her zaman buranın bekçisiydiniz” cümlesi otelin gizemini ve burada yaşananların ne anlama geldiğini açıklar. Finalde görünen fotoğrafta, Jack’in tek bir anın içinde sıkıştığı ve fotoğrafın sonsuza dek asılı olduğu yerde durmaya devam edeceği mesajı verilir.

1987’de “Full Metal Jacket”ı çektikten sonra sinemaya 12 yıl ara veren Kubrick, 1999’da yine çok uç noktalarda eleştirilere maruz kalan “Eyes Wide Shut”ı (Gözü Tamamen Kapalı) çeker. Bu bir sinema efsanesinin son eseri olacaktır. Arthur Schnitzler’in romanından uyarlanan filmin başrollerinde, dönemin popüler Hollywood çifti Tom Cruise ve Nicole Kidman’ın yer alması, uzun bir zamandan sonra, bir Kubrick filmi ile buluşacak olan seyircide heyecan yaratan ikinci unsur olur. Dörtyüz gün gibi uzun bir sürede tamamlanarak, Guinness Rekorlar Kitabı’na giren ve Kubrick hayranlarının sabrını zorlayan film, vizyona girdiği dönemde büyük tartışma yarattığı gibi, bugün bile cevabı verilemeyen bazı soru işaretlerine neden olur.

Filmin fragmanlarından birinde, doksan saniye boyunca Kidman ve Cruise’ın ayna önünde sevişmesi yer alırken, aslında filmde bu sahne sadece yirmi saniyedir. Ancak Kubrick’in, Hollywood’un gözde çifti ile filme olan ilgiyi artırmak için böyle bir yol izlediğini düşünmek, onun sinema kariyerini hiç gözden geçirmemiş birinin varabileceği bir sonuç olur. Karı-koca arasındaki güvensizliği daha gerçekçi hale getirmek için; Cruise ile Kidman’ı çekim sürecinde sıkça birbirinden ayırır, onlara ilişkileri hakkında özel sorular sorup, itiraflar alır. Hatta, Kidman canlandırdığı Alice karakterinin, kocasını  bir deniz subayı ile aldattığı rüya sekansı için, altı gün boyunca erkek bir model ile seks sahneleri çekerken Kubrick, Tom Cruise’un sete girmesini yasaklar.

İzleyici, Eyes Wide Shut’ı ağırlıklı olarak iki olgu üzerinden yorumlar. Birincisi kadın erkek ilişkileridir ki, aslında filmde doğrudan kadın erkek ilişkisine dair pek bir şey çıkarmak mümkün değildir. Bill Harper ve karısı Alice’in ilişkisi daha çok psikanalize dayalı bir durumu içerir. Kabaca kadın erkek ilişkileri, heyecan arayışı ve eşlerin birbirini aldatma eğilimleri gibi sonuçlar çıkarmak yüzeysel bir yaklaşım olur.

Bir diğer tartışma konusu ise filmin içinde açıkça sunulan masonizm olgusudur. Bu da beraberinde pek çok komplo teorisini getirir. Stanley Kubrick’in, çekimleri üç yıldan fazla süren filmi, Warner Bros’a teslim ettikten hemen sonra kal krizinden ölmesi, komple teorisyenlerinin eline sağlam bir malzeme verir. Onlara göre Kubrick, filmde masonları deşifre ettiği için kendi sonunu hazırlamıştır. (Tabi ki herşeyi bu paranoyakça tutumla açıklayanlara göre, Michael Jackson, John Lennon, Jim Morrison’da masonlar tarafından öldürülmüştür.)

Ani bir ölümle karşılaşan, tüm sanatçı ve devlet adamlarının ardından, onların doğal yollarla öldüğüne inanmak istemeyen geniş bir kitle işi masonlara ihale eder. Bu açıdan filminde masonik ritüelleri gösteren bir yönetmenin, filmin hemen ardından gelen ölümüyle bu furyaya katılması şaşırtıcı değildir.

Komplo teorisine dayalı başka bir yorum ise satanizm üzerinden yapılır. 7 Mart 1999’da hayatını kaybeden Kubrick, “2001: A Space Odyssey” filminde öngörüsünde bulunduğu 2001 yılına tam “666” gün kala ölür.

Sonunda arkasında bıraktığı tüm tartışmalar bir tarafa Stanley Kubrick son filmini yanlızca kendi evinde dostlarıyla birlikte izleyebilmiş, beyazperde’deki galasını görememiştir. Yüzyıl kapanırken, yüzyılın en büyük sinemacılarından biri, arkasında ölümsüz eserler bırakarak aramızdan ayrılır.

Emre Tanç
mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat