SON DAKİKA
kadikoy escort

Sinemada Tür Tartışmaları ve Film Noir

Bu haber 11 Haziran 2017 - 13:25 'de eklendi

Emre Tanç

Fransızcada tarz ve biçim anlamına da gelen “genre”(tür), çoğunlukla sanatın farklı dallarını sınıflandırmak için kullanılır. Fakat bizim yoğunlaşacağımız nokta, uzun uzadıya müzik ya da  resim gibi sanat dallarında türü  açıklamak yerine, sinemada tür kavramının  içeriğidir. Bu yazıda türü tanımlarken, “tür”ün sinema okumalarında neden önemli olduğunu anlamaya çalışıp, bir alt tür mü yoksa tarz mı olduğu bugün bile tartışmalara konu olan, “film noir”ı ele alacağız.

Fotoğraf karelerinin hareketlenmesinin ardından, çalınan canlı müzikler eşliğinde büyük salonlarda gösterilen filmler, devrim niteliğindeki değişimini sesin olaya dahil olmasıyla yaşar. Sesin sinemaya girişi, zamansal atlamaları ve kurgu mantığındaki yenilikleri de beraberinde getirir. Bu durum, elbette ki izleyicinin filmlerden beklentisinin de, kendi talepleri doğrultusuna artmasına sebep olur. Sinemanın bir kültür endüstrisine dönüşmesi aslında tam da bu noktada gerçekleşmiştir. İzleyici taleplerini baz alan yapımcılar, daha fazla bilet satıp daha büyük kar elde edebilecekleri tarzda filmler çekmeye başlarlar. Dolayısıyla sinemanın endüstri ile olan etkileşimi, türlerin ortaya çıkmasında öncelikli rol oynar.

Peki neden filmler üzerine böyle bir kategorizasyon yapma ihtiyacı duyulmuştur. Sinema izleyicisi üzerinde, tanıdık olanın bir çekim gücü olduğu gerçektir. İzleyici bir film izleyeceği zaman, aşağı yukarı nelerle karşılaşacağını bilmeyi sever. “Tür” sanatın çeşitli dallarını öngörülebilir özellikler silsilesi üstünden gruplamak için kullanılır. Bir kitapçıya girip fantastik roman aldığınızda, doğaüstü güçler ve büyücülerle dolu hayali bir dünyayı deneyimleyeceğinizi bilirsiniz.

Birine sinemaya gitmeyi teklif ettiğinizde, size soracağı ilk soru ne tür bir film izleyeceğiniz olur. Eğer o kişiye korku, drama, komedi veya western izleyeceğinizi söylerseniz, önümüzdeki bir kaç saat boyunca ne tür bir deneyim yaşayacağınıza dair hemen kafasında bir fikir belirir.

Nilgün Abisel’e göre; popüler filmler büyük ölçüde klasik bir yol göstericisi ilkeden yararlanırlar. “Güneşin altında yeni bir şey yok!” O zaman hakikati bulmanın yolu zamanın sınavını geçmiş olan taklitte yatar. Ancak duygusal gereksinimler değişkendir ve seyirci duygulanımlarını her zaman aynı biçimsel kalıplar içinde yaşamak yerine bunları farklılıkların sürprizleriyle bitiştirmeyi yeğlemektedir. Böylece türler ortaya çıkar.

İnsanoğlunun yaratma ihtiyacının bir sonucu olarak, mitlerin ve eski zaman hikayelerinin devamı görevini üstlenen sinema, içinde barındırdığı farklı yaklaşımlarla türlere ayrılır. Her türün aynı gelişim süreçlerinden geçtiği düşünülebilir. Her tür, kendi döneminde bir rol oynar. Türler doğar, büyür, olgunlaşır, dönüşür ve sonunda ölür. Hangi türlerin ve alt türlerin çoğalmaya yetecek kadar popüler hale geleceğini kestirmek zordur. Ancak bir kez popüler hale geldiklerinde, aynı filmlerin izlerinin kendisini pek çok farklı dönem ve farklı filmde tekrar edeceği belirginleşir. Belli bir dönemde öne çıkan bir türün, film pazarında rağbet göreceği veya eleştirmenlerin gözdesi olacağı gibi bir sonuç çıkmaz. Ancak tüm türlerin, kendi dönemlerinde hayatın akışını takip ederek ortaya çıktığı bir gerçektir.

Film türlerinin toplumsal ve politik olaylar doğrultusunda şekillendiğine dair güçlü teoriler vardır. Belli türlerin zaman içinde etkisini yitirip sinema tarihine karışması bu görüşü destekler. Bu duruma en açık örnek; kültürel dinamiklerini kaybetmiş olan Western türüdür. Western’lerin sinemada belirleyici yer tuttuğu 1940’larda, neredeyse her hafta piyasaya türün yeni bir filmi çıkarken, günümüzde Western’ler “nesli tükenmiş” bir tür halini almıştır. Nadir görülen Western girişimlerin de, başka türlerle iç içe geçtiği görülür. “Cowboys&Aliens” ve “Jonah Hex” gibi bilimkurgu ve fantastikle melezleşen türlerin yanı sıra, Tarantino’nun kendi üslubuyla ortaya koyduğu, “Unforgiven” “Good, Bad, Ugly” ve “A Few Dollars More” gibi filmlere saygı duruşu niteliğindeki, “Django Unchained” ve “Hateful Eight” gibi türün modern versiyonları sayılabilecek filmler mevcuttur. Bunun gibi örneklerden anlaşılır ki; aslında sinemada türler tamamen yok olmaz. Ancak toplumun temel meseleleri ile bağları koptuğunda, (her ne şekilde veya neden olursa olsun) bir nostalji biçiminde yönetmenlerin ilgisini çekerler.

Müzikaller ise; tür-toplumsal dinamikler ilişkisi için başka iyi bir örnektir. 1950’ler ve 1960’lara bakıldığında, sinema tarihinde yapılmış olan en iyi müzikaller görülür. 1970’lerde konular biraz daha karanlık hale gelir. 80’lerde ise ortaya Xanadu gibi lüzumsuz yapımlar çıkar. 2000 sonrası müzikal türün “La La Land”e kadar gelinen sürecini başlatan film ise “”Moulin Rouge” olur. Eski dönem müzikallerin estetik özelliklerini alıp, modern ve belirgin hale getiren Moulin Rouge”, birden fazla türe dahil edilebilen filmlere en iyi örneklerdendir.

Örneğin 1920’ler ve 30’lar Amerikası’nda müzikal filmler en popüler türdü. Sabır ve azmin sonunda başarı getireceğini aşılayan, daima mutlu sonla biten hikayeler, izleyicinin film endüstrisinden en fazla talep ettiği unsurlardı. Lloyd Bacon’ın yönettiği, şov dünyasının zorluklarını ve bu zorluklara rağmen zafere ulaşma hikayesini anlatan “42nd Street”, bu zaman aralığında müzikal türünün en önemli yapımlarındandır. Karakterlerin yoğun çabası ve çalışmasıyla aşılan engellerin sonunda elde edilen zafer, seyircinin de onayını alır. 1930’ların sonlarına kadar çekilen müzikaller, genellikle mutlu sona ulaşan çiftin gün batımındaki dansı ile sonlanır.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı daha kötümser ve kasvetli bir atmosfer yaratır. Toplumun değişim arayışı, 1940’ların karanlık sürecini eğlence dünyasına da yansıtır. Bu sayede müzikal türü kaybolmak yerine, toplumu yansıtan bir tarza evrilir. Konular daha karmaşık hale gelirken, temalar da daha karamsarlaşır. Savaşın sona erdiği süreçte dahi, seyirciye mutlu son garantisi verilmez.

Müzikallerin toplumsal gerçeklerle yüzleştiği bu süreçte, Hollywood’un suç türü içerisinde,  yeni bir tarz doğar. “Film Noir” yani “Kara Film”. Belki de filmlerin henüz türlere göre kodlanmaya başlanmadığı bir dönemde ortaya çıkmasından film noir bir film türü değil, tarz ya da stil olarak sınıflandırılır. Bazı sinema otoritelerine göre ise film noir bir alt türdür. Film Noir’i kendisinden önceki gangster-suç filmlerinden ayıran en temel özelliği ise, görsel dışavurumudur.

Şapkalı pardesülü erkek karakterlere, filmin şatafatsız ışıklandırması eşliğinde şık giyimli güzel kadınların eşlik ettiği bu tarzı ilk fark eden, Fransız film eleştirmenleri olur. Gangster hikayelerine psikolojik bir boyut katarak anlatan bu tarzı, isminden de anlaşılacağı gibi ilk tanımlayanlar Fransızlardır. Onlara göre “umudunu yitirmiş olanların sineması” şeklinde yorumlanabilir olan bu tarz, suç veya alışageldik dedektif filmlerinden ayrı tutularak ele alınmalıydı. Çıkarcı veya ahlaki bakımdan yozlaşmış karakterler, sade ışıklandırma, flashbacklerin yoğun kullanımı, karmaşık konular gibi unsurlarla karakterize edilen türün temelinde, varoluşçu felsefenin yattığı söylenebilir.

Geriye dönüp bakıldığında, ilk yıllarında Film Noir’in ilk filmleriyle şekillenmeye başlamasına rağmen, bir tarz olarak dahi suç türünden ayrı bir yere oturtulmadığı görülür. Bu bağlamda Film Noir’in kaderi “slasher” filmlerle benzeşir. “İşkenceci Filmleri” olarak da Türkçeye tercüme edilen slasher; bir ya da birden fazla katilin insanları yakalayıp, vahşice biçerek ve doğrayarak öldürdüğü filmlere verilen addır. 1978’de “Halloween” serisinin ilk filmi ile başlayan (kimi eleştirmenlere göre ilk film Bob Clark’ın 1974’de çektiği Black Christmas’tır), “Elm Sokağında Kabus” serisi ve “Scream” serisi gibi filmleri de içine alan slasher’lar korku ya da gerilim türü içinde değerlendirilir. Fakat slasher filmlerin kendine has özellikleri sebebiyle, her iki türe de dahil edilemeyeceğine dair yaygın bir görüş vardır.

Film Noir’i belki de diğer tür ve alt türlerden ayıran, türlerin çoğunda olduğu gibi gerçek anlamda Noir’in doğuşu sayılabilecek belirli bir film olmamasıdır. 1940’ların başında Alman Ekspresyonizminden etkilenen Amerikan suç filmlerinde aniden patlama yaşanır. Karanlık sokaklardaki uzun gölgeler, dozunda cinsellik ve az sayıda kahraman gibi özelliklere sahip olan tarzın, özünde bir “Dr.Caligari” veya “Bisiklet Hırsızları” gibi, bir sembol filmi yoktur.

Film Noir tarzını daha iyi anlayabilmek için John Huston’ın “The Maltese Falcon” (1941), Edward Dmytryk’in yönettiği “Murder, MySweet” (1944) iyi örneklerdir. İkinci Dünya Savaşı sırasında işgal altındaki ülkelerde gösterimi yasaklanan filmler, 1946’dan itibaren Avrupa Sinemalarında gösterilmeye başlanır. Fransız sinemaseverler, soğuk ve dejenere karakterleri olan bu tarzı çok sever ve önde gelen Fransız Yayın organlarında methederler. Filmlerdeki karanlık atmosfer, dönemin umutsuzluğunu yansıtır. Film Kötümserlik ve hayal kırıklığı, Büyük Buhran ve onu takip eden dünya savaşının Amerikan toplumunda yarattığı ruh hali, Film Noir’de yansır. Savaştan sonraki süreçte ise; istikrarsız barış dönemi ekonomisi ve McCarthy’cilik ve nükleer savaş tehdidi, ülkede ortak bir belirsizlik duygusunun tecelli etmesine neden olur. Bu korkular film noir’ın klostrofobik ve yozlaşmış dünyasında vücut bulur. George Marshall’ın “Blue Dahlia (1946)”sı, Robert Montgomery’nin “Ride the Pink Horse (1947)”u ve John Cromwell’ın “The Dead Reckoning”i gibi filmler savaştan dönüp, ülkeleri uğruna feda ettikleri hayatlarını tekrar kurmanın yolunu arayan insanları anlatır. Film Noir’ın Amerika’sı; modernize olmuş acımasız, siyasal yozlaşma ve organize suç gibi meselelerden yılmış bir tablo çizer.

Film noir’ın; Huston, Dmytryk, Cromwell, Orson Welles gibi pek çok önemli Amerikalı yönetmeni vardır. Fakat bunun yanında, Billy Wilder, Alfred Hitchcock, Jacques Tourneur ve Fritz Lang gibi Avrupa’dan göç eden yönetmenlerin de sayısı az değildir. Bu da, film noir’ın temalarının, kendisini Hollywood’un stüdyo sistemine yabancı hisseden yönetmenler için bile çekici bir yanı olduğunun göstergesidir.

Film noir’larda tematik tutarlılık olmadığı söylenebilir. Belirtildiği gibi terim daha çok suç-dramalarını tanımlamak için kullanılsa da, farklı yorumlarda bazı western hatta komedi filmleri de film noir’a dahil edilir. Frank Capra imzalı duygusal komedi “It’s a Wonderful Life (1946)” bu örneklerden biridir. Filmde kasaba yaşamının kasvetli tasviri ve intihar eğilimli bir kahramanın olması, Capra’nın eserini film noir’ın kalıplarına uygun hale getirir. Bazı sinema otoriteleri ise bu tarz filmleri, “yarı film noir” veya “film gris” yani “gri film” olarak tanımlar.

Bir başka görüşe göre ise; film noir, 1940’ların sonunda ve 1950’lerin başında çekilmiş ve birbiriyle benzerlikler taşıyan siyah-beyaz dramaların, keyfi şekilde adlandırılmasından ibarettir. Bu görüşe göre bu filmleri yapan sinemacılar, onların film noir olduğunu düşünmemiştir. Suç, gerilim, gizem veya romantik melodramalar çektiklerini düşünerek bu filmleri ortaya çıkarmışlardır. Sinema tarihini incelerken, “film noir”ın bir kategori olarak kabul edilmemesi,  sinemada türleri sorunsallaştıran bir durumdur.

Kahramanın toplumdan izolasyonunu vurgulamak için, keskin ışık kontrastının kullanımı, film noir’ın en göze çarpan görsel özelliğidir. Karanlık, gölgeli ve gotik tarz, sessiz dönem sinemanın, Alman Dışavurumculuğunun izlerini taşır. Robert Wiene’ın “Das Kabinett des Dr.Caligari (1920)” filmi, film noir’a ilham veren ışık kullanımının, erken dönem en iyi örneğidir. Wiene, ana karakterinin deliliğini tanımlamasına yardımcı olması için görsel unsurları kullanır. Bu dışavurumcu tarz; Fritz Lang’in “Metropolis (1927)” ve F.W. Murnau’nun “Nosferatu (1922)” filmlerinde olduğu gibi, sonraki yıllarda Alman yönetmenler tarafından kullanılmıştır.

Film noir’ın, genellikle dedektif olan erkek karakterlerinden çok, kadınları yani “femma fatale” karakterleri akılda kalıcıdır. “Örümcek kadın” olarak da tanımlanan femme fatale’ler; zengin erkeklerin, gölgeli kapı aralıklarının ve gizemli durumların olduğu dünyayı severler. Cinsel çekicilikleri en temel özellikleridir, kurnaz ve acımasız biçimde erkekleri manipüle ederek güç ve servet kazanırlar. Jacques Tourneur’ın “Out of The Past (1947)” filminde Jane Greer’in canlandırdığı Kthie Moffat veya Charles Vidor’un yönettiği “Gilda (1946)”daki Rita Hayworth, film noir’ın en bilenen femma fatale karakterleridir. Yine de femme fatale karakterlerin geçmişlerinde uğradıkları, duygusal ve fiziksel bir istismarın neticesinde bu kişiliğe büründükleri seyirciye açıklanarak, sempatik bir hal almaları sağlanır. Eylemlerinin sebebi intikam hırslarıdır.

Film Noir’ın mirası olan femme fatale karakterler her dönemde kendini sinemada göstermeye devam etmiştir. “Basic Instinct (1992)”te Sharon Stone’un canlandırdığı Catherine Tramell femma fatale kavramının anlaşılabilmesi için en iyi örneklerdendir. Film Noir’ın mirasını 21.yüzyıla taşıyan filmlerden; Frank Miller’ın eserinden, Robert Rodriguez’le birlikte beyazperdeye taşıdığı “Sin City (2005)” ve “Sin City:  A Dame to Kill For (2014)” da femme fatale unsuru göze çarpar. Günümüz sinemasının imkanlarını film noir özellikleri ile birleştiren “Sin City” ikilemesi “neo-noir” olarak da tanımlanır. “Sin City: A Dame to Kill For”da Eva Green’in canlandırdığı Ava karakteri, son dönem sinemasına uzanan bir femme fatale’dir. “Femme fatale” ile ilgili ilginç olan bir nokta ise; bu karakterlerin 1940’lar gibi kadının yavaş yavaş ekonomik gücünü elde ederek evden çıkmaya başladığı dönemde boy göstermiş olmasıdır. Evde erkeğini bekleyen kadının yerini, çeşitli iş kollarından tutun da, şov dünyasında (özellikle hollywood’da) kendini gösteren kadın alır. Bu durum da, “acaba femme fatale tamamen erkek korkularının bir ürünü müdür?” Sorusunu ortaya çıkarır.

Sonuçta tür tartışmalarını alevlendiren film noir üzerine farklı görüşler süregelsin, 1940’lar ve 1950’ler gibi film endüstrisinin en çalkantılı dönemlerinden birinde altın çağını yaşayan bu filmler, savaş sonrası Amerikası’nda güçlü bir kültürel kontrol noktası görevi görmüşlerdir.

Emre Tanç
mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat