SON DAKİKA

Sinemada Hükümet-Cemaat Kavgası ve ‘Ismarlama Filmler’

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:44 'de eklendi

Doksanlı yıllardan itibaren, özel televizyon kanallarının çoğalmasıyla, Gülen Cemaati de kendi televizyon kanallarında, özellikle dizilerle propaganda yapmaya başlar. Bu dizilerde politik ideolojilerin empozesinden çok, mesajların dine uygun yaşam tarzı üzerinden verildiği görülür. Mutaassıp kesimin, zaten almaya hazır olduğu argümanları; içki içen, kumar oynayan veya anne baba sözü dinlemeyenlerin cezasını bulduğu hikayelerle kitlesine sunar. Senaryolar, izleyici kitlesine ders çıkarmasını telkin eden niteliktedir. Televizyon dizilerinin senaryolarında, güncel politik olaylara dair saptamalar pek göze çarpmaz. Daha çok, toplumu günlük hayatta kanalize etmeye yönelik dini kurallar üzerinden bir çerçeve çizilir. Elbette işin içine din girince, hikayelerde doğaüstü olayların baş göstermesi de kaçınılmaz olur. Ancak Cemaatin sinema açılımı, güncel politik tartışmalara dair sorgulamalarla kendini gösterir.

2009’da vizyona giren “Kelebek”, yönetmeni Cihan Taşkın’ın filmografisindeki tek filmdir. 11 Eylül sonrası İslam ve Batı dünyası arasındaki gerilime Mevlana öğretileriyle çözüm bulma iddiasında olan film, sıkı bir Amerikan propagandası içerir. “Kingdom of Heaven” filmindeki rolüyle hatırlanan Ghassan Massoud’un canlandırdığı Mevlevi Dedesi, 11 Eylül saldırılarının sorumluluğunun tüm müslümanların üzerinde olduğunu ileri sürmektedir. Başlangıçta bu fikri mantıklı bulmayan Yusuf’un pişmanlığı ve iç hesaplaşması ise filmin ana fikrini oluşturur. Flashback’lerde, Yusuf’un bir yardım kuruluşu adına Afganistan’da öğretmenlik yaptığı sırada başından geçenleri izleriz. Yusuf’un pişmanlığının kaynağı ise, burada yetiştirmeye çalıştığı gençlerin Taliban’ın eline düşmesine engel olamayışıdır. Film, öylesine ayakları yere basmayan bir olay örgüsü kurar ki, sanki Yusuf’un öğrencisi olan genç (muhtemelen Muhammet Atta’dan esinlenilmiştir), beyni yıkanıp 11 Eylül’ü organize etmese, Batı ile İslam Dünyası arasında ‘bir kırılma meydana gelmezdi’ iddiası ortaya çıkar. Senarist adeta; Sovyet işgalinden itibaren, Taliban’ın ABD tarafından örgütlenmesinden tutun da, 11 Eylül Sonrası gündeme getirilen pek çok karanlık ilişkiden veya Bush yönetiminin, 11 Eylül’ü Irak işgali için bahane olarak kullanmasından habersizdir. Her şey Yusuf’un, aslında İslam’a hizmet etmek isterken kötü emelli kişilerin eline düşüp, dünya düzenini sarsan öğrencisine bağlanır. O ve onun gibi gençleri, terörizmin eline bırakan Yusuf gibi aydın müslümanlar da birinci dereceden sorumludur. Ancak, silah piyasasını canlandırmak için savaşlar çıkarıp, ülkeleri yok eden küresel sistemin veya derin CIA örgütlenmelerinin hiçbir suçu yoktur. Film piyasaya sürülürken sadece cemaatin hazır kitlesine güvenmek gibi bir hataya düşülür ve 12 hafta gösterimde kalan film 33 binlik bir izleyici rakamında kalır. Gişedeki bu rakam cemaate, kendi yayın organları dışında da reklam verilmesi gerektiği konusunda bir deneyim olur.

2010 yılı Ocak ayında gösterime giren “Hür Adam” filminin yönetmen koltuğunda, “Minyeli Abdullah” filminin yanı sıra, özellikle Fethullah Cemaati’nin kanallarında yayınlanan birkaç tv filmi ve dizinin de yapımcılığını üstlenmiş olan Mehmet Tanrısever vardır. Kendi ifadesiyle; Gülen’in Cemaatinden herhangi bir maddi destek görmemiş, sadece hayır dualarını almıştır. Katıldığı bir televizyon programında filmi yapma amacını ‘allah rızası için’ şeklinde açıklayan, sanatsal açıdan kendisini aşmış bu yönetmen, filmine yapılan eleştirilere de son derece açıktır. Aynı televizyon programında ‘komünistlerin üstüne geldiğinden’ yakınan Tanrısever, filmle ilgili tutumunu eleştiren bir gazeteciye kalem fırlattıktan sonra stüdyoyu terk eder. “Hür Adam” özellikle  Cemaatin yayın organlarında yapılan güçlü pazarlama ile gösterime girer ve gişede iyi bir rakama ulaşır. Fakat bu izleyici rakamı, o zaman henüz şeytanlaştırılmamış olan cemaatin kitlesinin, hazır kıta filme destek vermesi sayesinde olur. Filmin gişedeki başarısının ardından “Allahın Sadık Kulu:Barla” isimli bir de animasyon film gelir ki, onun gişe rakamları da hiç fena değildir. Filmin başında, Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düştükten sonra İstanbul’a gelen Said Nursi için “İngilizlere karşı sivil direnişi başlatır” cümlesi tarihçileri hararetli bir tartışmaya sürekleyecek cinstendir. Said Nursi’nin ‘Kuva-yi Milliye lehindeki faaliyetlerinden dolayı’ Mustafa Kemal Paşa tarafından resmi olarak Ankara’ya davet edildiği bilgisi ile devam edilir. Atatürk’le Said Nursi’nin, yüzyüze görüştüğüne dair herhangi resmi bir kaynak yok iken, Atatürk’ün meclisteki odasında Said Nursi’ye olan hayranlığını dile getirişi ve onu birlikte çalışmaya ikna etme çabasının inandırıcılığı tartışılır. Sahne, Kemal Paşa’nın Said Nursi’ye yönelik teklifinin, Nursi’nin onurlu duruşu yüzünden onu reddetmesi ile tehdite dönüşmesiyle son bulur. Said Nursi, arkasını döner ve Kemal Paşa’nın odasından çıkar. Gösterime girdiği dönemde büyük tartışmalara neden olan sahne, tarihi yansıtıp yansıtmaması dışında, Cumhuriyet’in tüm devrimlerini; Kemal Paşa’nın ağzından çıkan “içki ve kılık kıyafet konusunda bazı yenilikler getireceğiz” cümlesi ile şekilsel hale getirir. Bu bağlamda, sahnenin Atatürkçü kesimin haklı öfkesine sebep olması doğaldır. Yapımcının iddıasına göre; İstanbul, Ankara ve İzmir’deki bazı ünlü sinema salonları filmi göstermeyi reddeder. Buna rağmen, ülke genelinde 238 salonda gösterime giren film 955 bin gibi yüsek bir gişe rakamına ulaşır. Ama filmin gerek sinematografik açıdan, gerekse senaryodaki hataları ile iyi olmaya yakın bir noktadan geçmediği ortadadır.

Cemaatin, sinemanın etkisinin iyiden iyiye farkına vardığını kanıtlar şekilde “Hür Adam”ın ardından “Eşrefpaşalılar” filmi vizyona girer. İlginçtir ki filmin yönetmeni, 2017’de vizyona girecek olan ve Erdoğan’ın hayat hikayesini anlatan “Reis” filmini de yöneten Hüdaverdi Yavuz’dur. Tabi ki söz konusu yıl, henüz Fethullah Cemaati ile hükümetin birbirine düşmediği 2010’dur. Büyük Şehirde “mahalle” temasını işleyen filmdeki mahalle, doksanların “Süper Baba” ve benzeri dizilerindeki mahalle sıcaklığından biraz uzaktır. Hikayeye serpiştirilen ‘suç işleyen fakat komik ve gariban’ karakterlere rağmen, mahalle karanlık tarafı olan bir mekandır. Kavga, gürültü ve uyuşturucunun kol gezdiği, kabadayılığın prim yaptığı bu mahalleye bir kurtarıcı gelir. Sinan Albayrak’ın canlandırdığı ‘Hoca’ karakteri, ‘cemaatin filmi’ damgasıyla vizyona giren filmde hemen akla birini getirir. Ağırbaşlı tavrı ve bilgi birikimiyle mahallenin serserileri dahil herkesi etkileyen Hoca, bir değişim yaratmaya başlar. Film, mahallenin problemlerini, işlenen suçları dinden uzak yaşanmasına bağlayan bir önerme sunar. Mahalle sakinleri, Hoca’nın yardımıyla doğru yolu bulup dine döndüğünde sorunlar çözülmeye başlar. Hoca’nın insanları etkileme konusundaki becerisi ise şaşılacak cinstendir. Örneğin bütün hayatını suçla geçirmiş ve cezaevinden çıkan mafya babası, Hoca ile sohbetinden sonra hemen yolunu değiştirmeye karar verir. Filmle ilgili kafa kurcalayan sorulardan biri ise, hocanın dini sohbetleri için hevesle kahveye doluşan insanların, o güne dek koca İstanbul’da nasıl olup da bir din adamından bu kadar mahrum kaldıklarıdır. En dikkat çeken noktalardan bir diğeri, Hoca’nın kitaplarının arasından Darwin’in “Türlerin Kökeni” kitabının çıkmasıdır.

2013’de vizyona giren, yönetmenliğini Levent Demirkale’nin yaptığı “Selam” filmi gişede beklediğini fazlasıyla alır. Cemaat’in abi ve abla geleneğinden gelen öğretmenler yurtdışındaki okullarda fedakarlıkla görev yapmaktadır. İşin fedakarlık boyutunun seyircinin gözüne çarpması için, karakterlere geride bıraktıkları hamile eş ve uzak düşülen aşk gibi dram unsurları eklenir. Her insanın kariyer ya da idealler uğruna, hayatının bir döneminde sevdiklerinden uzaklaşıp kendisine bir hayat kurması olağan bir durumken, filmde bu sanki çok özel ve erdemli insanların cesaret edebileceği bir eylemmiş gibi sunulur. Olayın özü, cemaatin yurtdışındaki okullarının propagandasını yapmak ve çok masum hedeflerle yola çıkıldığını göstermektir. Filmin iddiasına göre bu okullar; hiçbir karşılık beklemeden dünyaya, sevgi, kardeşlik ve barış götürmek için kurulmuştur. Doğal olarak “Selam”, üçüncü dünya ülkelerinde eğitim kurumlarına duyulan ihtiyaçtan söz ederken, biat kültürü çerçevesinde militanlaştırılan öğrencilerden söz etmez. 2015’te Hamdi Alkan tarafından çekilen “Selam: Bahara Yolculuk” adlı bir de devam filmi gelir. İki film toplamda 3 milyon sekiz yüz bin gibi bir seyirci rakamına ulaşır.

2013’ün sonundan itibaren Fethullah Cemaati için çark tersine döner. 17-25 Aralık Operasyonlarının ardından kanlı bıçaklı hale gelen Hükümet Cemaat kavgası, ne yazık ki film endüstrisine de taşınır. Cemaatin desteğiyle çekilen; “Kelebek”, “Eşrefpaşalılar”, “Selam”, “Selam: Bahara Yolculuk” ve Ahıska Türkleriyle ilgili bir göç hikayesinin, Kuzey Kafkasya’ya dönüştürülerek anlatıldığı “Birleşen Gönüller” 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası kurulan TBMM Araştırma Komisyonu’nun raporunda, “FETÖ’nün faaliyet alanları içinde sinema filmleri” başlığıyla yer almıştır. 17-25 Aralık sürecine kadar, sinema üzerinden de propagandalarına hız veren cemaat filmlerinin ardından, bir de hükümetin ısmarlama filmlerinin Sinema izleyicisine verdiği ızdıraba tanıık olunur.

2015 Şubat’ında vizyona giren “Kod Adı K.O.Z.” 17-25 Aralık Operasyonu sürecinin ardından, paralel devlet yapılanmasını deşifre etme misyonu üstlenir. Film, devleti ele geçirmeyi hedefleyen bir cemaatin, hükümet ve başbakanla girdiği mücadeleyi anlatır. Bu oluşumun polis ve yargı içerisindeki uzantıları; siyaset, bürokrasi ve iş dünyasını sindirmek için son derece ahlak dışı yöntemler kullanır. Bu örgütle mücadele için başbakan tarafından yeni bir İstihbarat Müsteşarı atanır.  Ancak cemaat yapılanması, son derece kararlı şekilde üstlerine gelen müsteşarı, terör örgütünün siyasi temsilcileriyle yurt dışında yaptığı bir görüşme üzerinden köşeye sıkıştırmayı dener. Film boyunca örgütün devlet içindeki uzantılarıyla mücadele eden kahraman başbakan ve istihbarat müsteşarının hikayesine odaklanılır. Oyunculuk kariyeri boyunca rol aldığı ellinin üzerinde sinema filmi ve televizyon dizisi arasında bir tane bile kayda değer sayılabilecek iş olmayan Hakan Ural’ın başrolde olması, filmi başlı başına şaheser konumuna taşıyabilecek iken, buna bir de yan rollerdeki ‘mükemmel’ seçimler eklenir. Özellikle güncel politik konuları işleyen televizyon dizilerinin, son yıllarda sinemayı da alıştırdığı yanlış bir adet vardır. Gerçek olaylardan esinlenilen filmlerdeki karakterlerin isimleri gerçek hayattaki hallerine uygun olmak zorundaymış gibi ufak değişikliklerle sunulur. Bu yöntemin seyircinin, karakterin kimden esinlenilerek yaratıldığını daha kolay kavraması için uygulandığını düşünmek mümkündür. Ancak Hakan Fidan’ı filme uyarlarken, senaristin ağaç familyasından bir soyadı bulmak için kendini zorlayıp “Altan Çınar” karakterini ortaya çıkarması işin ciddiyetini bozan bir hal yaratır. Buna benzer şekilde, emniyet müdürü Ramazan Akyürek Remzi Akkaya’ya dönüştürülmüştür. Filmin gerçek olayları uyarlamada en iddialı kısmı ise, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazasını gösterdiği sahne olmuştur. Elbette Yazıcıoğlu’nun 2009 yılındaki ölümüyle ilgili spekülasyonlar ve suikast iddiaları vardır. Ancak Yazıcıoğlu’nu helikopter kazasından kurtulduktan sonra, olay yerine gelen bir tim tarafından, üstelik silahla vurularak öldürüldüğünü göstermenin ne kadar sorumlu bir tarafı olduğu tartışılır.

Gelgelelim ki, gürültülü şekilde vizyona giren film, gişede tam bir fiyasko yaşar. İktidar çevresine yakın kamuoyunda, filme destek verilmesi telkin edilir, ana akım medya da filmin reklamına geniş yer ayırır. Ancak film, senaryosunun zayıflığından tutun da, iktidara yakın tv kanallarının, haber bültenlerindeki abartılı mizansenden çıkmış gibi duran abartılı olay örgüsü ile seyircinin ilgisini çekmez. İktidarın ideolojisini paylaşan kesim dahi filmi kayda değer görmez. Vizyona giriş haftasından itibaren kötü eleştiriler alan “Kod adı K.O.Z.”un gişe rakamları ikinci haftadan itibaren bıçak gibi kesilir. İlk haftasındaki başarıızlığın ardından, film sinemalarda ücretsiz gösterilir. İktidara yakın bir özel şirket, bu propaganda filmine destek verip, hükümete de şirin görünmek isterler. Bunun için; yöneticiler tarafından, çalışanlardan filmi izlemeleri istenir. Hatta filmi izlemeyenler işlerinden kovulmakla tehdit edilir. Elbette ki; olayın şirket çalışanları tarafından sosyal medyada duyurulup, basının da ilgisini çekmesinin ardından, konunun muhatabı olan firma iddiaları reddeder. Bunun gibi zorlamalarla 300 bin izleyici toplayabilen “Kod adı K.O.Z.”, ayrıca Türk Sinemasına bir gurur yaşatır. Dünyanın en çok tıklanan internet sinema sitesi IMDB’de, seyirci oylarıyla tüm zamanların en kötü filmi seçilir.

2015 yapımı “Darbe” filminin yönetmen koltuğunda, melodram dizilerin yanı sıra, iktidarın bakış açısıyla tarih anlatma iddiasında olan “Kurt Kanunu”, “Yol Ayrımı” gibi dizilerle, farklı tellerden çalmış olan Yasin Uslu vardır. Yönetmenin sinema filmografisinde; “Çılgın Dersane Üniversitede” ve Darbe’de de başrolde olan Cansel Elçin’in rol aldığı, ancak  salon bulunamadığı için vizyona girmesinden vazgeçilen “Asla Vazgeçme” filmleri göze çarpar. Daha fragmanında, Mit Müsteşarını canlandıran Cansel Elçin’in ağzından çıkan “dertleri benim üzerimden başbakanı indirmek” sözü filmin bütününü kavramak için yeterlidir. İmralı görüşmeleri sonrası, Cemaatin devlet içindeki yapılanmasının hedefi haline gelen müsteşarın, derin komploya göğüs gerişi ve başbakanın kendi ‘siyasi kariyerini bitirme pahasına’ barış sürecini devam ettirme çabası anlatılır. Ancak bugün gelinen noktada, filmin politik öngörülerinin güldürmek dışında bir fonksiyonu olamayacağı açıktır. Senaryoda, hükümete yakın yayın organlarının daimi yorumcusu Avni Özgürel’in  imzası olunca, filmin mesaj boyutundaki fiyasko şaşılacak bir durum değildir. Siyasi olayları dış güç odaklı komplo teorilerine dayandırmakta usta olan Özgürel, 12 Eylül’ün tüm faturasını solculara kesen “Zincirbozan”ın yanı sıra “Kirli Oyunlar”, “Büyük Oyun” gibi filmlerin de senaristidir. İktidar sahiplerini mağdur konuma taşıyan derin entrikalar, dış mihraklar ve paralel yapılanmaları çuvalın içine dolduran senaryo, bir de kötü yönetmenlikle birleşince “Darbe” ikinci bir iktidar yanlısı facia olarak “Kod adı K.O.Z.”un yanına eklenir. Hollywoodvari çekilmeye çalışılan aksiyon sahneler son derece başarısızdır. Özellikle, helikopterlerin İmralı adasına gelişi, Michael Bay’in “The Rock-Kaya” filminde, helikopterlerin Alcatraz adasına inişinin birebir kopyasıdır. Çatışma sahneleri, sanki Mel Brooks bir John Woo filmini alıp remake yapmış izlenimi verir. “Darbe” gösterimde kaldığı 5 hafta boyunca yalnızca 19 bin kişi tarafından izlenir.

Son 7-8 yılda Türk Film Endüstrisi’nde iktidar ideolojisinin (3 yıl öncesine kadar cemaat ile iktidar arasında bir ayrışma olmadığını kabul edersek) ürünü olan propaganda filmleri piyasaya sürülür. Bu filmler  gerek AKP Hükümeti gerekse Cemaat’e yakın olan kesimler tarafından yapılmıştır. Fakat, iki taraftan ‘yaptırılan’ bu filmler arasında göze çarpan bir farklılık vardır. Elbette, izleyici sayısı bir filmin değeri için ölçüt kabul edilemez. Ancak güncel politik çalkantıların ardından, sıcağı sıcağına çekilen bu filmlerin yapılmasındaki amacın, sinema tarihine geçmek olmadığı açıktır. Filmler için medya gücü de kullanılarak yapılan reklamlar ve seyirci çekme hırsı düşünüldüğünde, yapımcıların başarı kıstası çok çok izleyiciye ulaşmaktır. Ama cemaatin filmleri gişede hasılat rekorları kırarken (en düşük izleyici rakamı 487 bin ile Eşrefpaşalılar’a aittir) olaya hükümet tarafından bakan yapımlar gişede tepeüstü çakılır. Bu durumun temelinde yatan şudur; cemaatin yaptığı filmlerdeki tema, iktidarın da omurgasını oluşturan islami-muhafazakar tüm kitleyi ilgilendiren konular üzerinedir. Herhangi bir grubu ya da görüşü hedefe koymak yerine, ortak bir ‘kader’ algısı yaratır ve muhafazakar kesimin tamamına ulaşabilecek mesajlar barındırır. Fakat 2013 sonundaki kopmadan sonra, iktidar partisinin; her gün havuz medyasında sunulan argümanlarının, beyazperdeye yansıtılmış hali olan filmler seyircide karşılık bulmaz. Metafor kurmak, alt metinde veya üstü kapalı mesaj vermek gibi yöntemlerden uzak çekilen filmler, aynı ideolojiyi paylaşan izleyiciye bile bıkkınlık verir. Her gün haberlerde, iktidar partisinin politikacılarından duyduğu söylemlerin, bir de filmlerde, üstelik en estetize edilmemiş haliyle gözüne sokulmasından hoşlanmayan izleyici, bu filmlere rağbet etmez. Yeri geldiğinde kötü senaryoların bile iyi bir yönetmenlikle kotarılabildiği örnekler vardır. Fakat iktidar-cemaat kanadından çıkan filmler, kötü yönetmenlik ve kötü oyunculuklarla da birleşince, geriye kitlesine sunabileceği tek şey “mağduruyetler üzerinden bizim hikayemiz” olur. Sinema, doğuşundan itibaren propaganda amacıyla kullanılmıştır. D.W. Griffith “Birth of a Nation”da beyaz propagandası yaparken veya Leni Riefenshtahl “İradenin Zaferi”nde Alman Ulusunun büyüklüğünü gösterirken, biraz sorgulama becerisi olan herkes, belki filmlerin içeriğindeki şeytaniliği anlayabilirdi. Ama kimse bu filmlerin çağının ötesinde bir sanat anlayışı ile çekildiğini görmezden gelemezdi. Sinematografik başarısı, bu filmlerin karşıt görüştekiler üzerinde dahi hayranlık uyandırmasına sebep olur. Son dönem Türk Sinemasında bahsi geçen propaganda örnekleri ise; belki de sinemanın, sorgulayan, araştıran, açık fikirli insanlar tarafından yapılabileceğinin kanıtıdır. Çünkü estetik anlayışını besleyen bu açık fikirliliktir. Sipariş üzerine yapılan sinema, değil sınırlarını aşmak, kendisini almaya hazır kitleden bile karşılık bulamaz. Bu zorlama tarzdan çıkan filmler ise, belki reklam gücü ve sansasyon ile biraz izleyici çekebilirler ama gişeden çıktıkları gibi unutulmaya yüz tutarlar.

Emre Tanç
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat