SON DAKİKA

Mustafa Peköz: Türkiye’nin Ortadoğu’da bir rolü kalmadı, yaprak gibi sağa sola savruluyor

Mustafa Peköz, Ortadoğu’daki gelişmeleri ve Türkiye’nin poziyonunu ANF’ye değerlendirdi.

Bu haber 21 Ekim 2017 - 23:21 'de eklendi

Zeynep KURAY / ANF

Ortadoğu Uzmanı, Araştırmacı Gazeteci ve Yazar Mustafa Peköz, Ortadoğu’daki gelişmeleri ve Türkiye’nin poziyonunu ANF’ye değerlendirdi.

Delta Haber yazarı da olan Siyaset Bilimci, Dr. Mustafa Peköz’ün gazeteci Zeynep Kuray’ın sorularına verdiği cevaplar şöyle:

Türkiye İdlib’deki varlığını Astana’da yapılan anlaşmaya dayandırıyor, sizce gerçek sebep bu mu?

Suriye politikası bütünüyle çöken Ankara’nın güç dengelerinin belirlenmesinde ciddiye alınabilir bir etkisi söz konusu değildir. Astana görüşmelerinde belirleyici güç Rusya ve İran olup Türkiye sadece figüran bir rol üstleniyor. Şunu çok net olarak vurgulamak gerekir ki Moskova, İdlib savaşında Ankara’ya oldukça sınırlı bir rol verdi. Türk kamuoyunda sanıldığı gibi İdlib merkezini ve çevresini stratejik olarak kontrol etmek gibi bir görevi bulunmuyor. Türk ordu birliklerinin İdlib bölgesinde uzun süreli olarak kalmaları hiçbir şekilde mümkün değildir ve böylesi bir yönelime izin verilmez. İdlib savaşında alacağı sorumluluk, bütünüyle Moskova’nın belirlediği sınırları aşmayacaktır. Putin tarafından çerçevesi çok net olarak çizilen İdlib operasyonunda Ankara’nın bu sınırlı görevi üstlenmesinin bir kısım gerekçeleri var.

Ankara’nın kabul ettiği bu sınırlı görevin arka planı nedir?

İdlib operasyonuna karar veren Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yapmış olduğu görüşmede, Suriye’ye ilişkin Moskova politikalarını bütünüyle kabul ettirdi. Bu görüşmede Ankara’nın Suriye politikası bütünüyle değişmiş olup, savaş öncesi konuma geldi. Bir başka ifadeyse, ne Emevi camiinde namaz kılma kaldı ne Esad rejimini yıkma ne de Şam ile savaşan İslamcı örgütleri destekleme kaldı. Cumhurbaşkanı Ankara’yı bütünüyle sürecin dışına çıkaran politikaları terk etmenin ötesinde, Esad rejimini tanımak ve yeniden diplomatik ilişki kurmak için yeni bir süreç başlatmayı kabul etti. Ayrıca, Halep’te olduğu gibi Ankara’nın ilişki içerisinde olduğu silahlı İslami örgütlerin kontrol edilmesi görevini de yerine getirecek.

Efrîn hedefte mi?

Türkiye, Moskova’nın denetiminde İdlib operasyonunda görev alarak sürece dahil olup yeniden inisiyatif almak istiyor. Özellikle İdlib sonrası politik görüşmelerin başlayacağı sürecin bir parçası olmayı hedefliyor. Askeri birliklerini İdlib yönüne doğru değil de YPG güçlerinin kontrolünde bulunan bölgelere doğru kaydırması ve öncelikli olarak bu bölgeleri İslamcı örgütlerle birlikte kontrol etmeye çalışması, QSD’nin askeri operasyona dahil olmasını önleme planıdır. Aynı şekilde YPG askeri güçlerinin Hatay sınırı boyunca Akdeniz’e doğru geliştirmek istedikleri koridoru kontrol altına almasını engellemek istiyorlar. Şu anki sınırlı askeri konumlanması da bunu çok net olarak ortaya koyuyor. Ankara’nın sınırlı da olsa operasyona büyük bir istekle dahil olmasının diğer önemli bir nedeni, Efrîn’i Kilis-Hatay-El Bab-İdlib yönünde, yani dörtlü hatta kuşatmaya alarak izole etmeyi hedeflemesidir, Bunun başarılı olabilmesi için de Moskova üzerinden Şam ile uyumlu çalışmayı ve Elbab bölgesini de İdlib savaşının bitmesinden sonra Esad ordusuna teslim etmeyi kabul etti.

İdlib’de Türkiye’nin El-Nusra ile anlaştığı söyleniyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ankara’nın Suriye politikasında esasen El Nusra, IŞİD ve diğer silahlı İslamcı örgütlerle ilişkisi olduğuna dair çok sayıda veri bulunuyor. İslamcı örgütleri askeri olarak besleyen devletin Ankara olduğu özellikle ABD ve Rusya tarafından sıklıkla dile getirilmişti. Dönemin Başbakanı Davutoğlu IŞİD’i ‘öfkeli gençler’ olarak tanımlamış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ise El-Nusra’yı terörist görmediğini çok net olarak belirtmişti. Türkiye’nin isimlendirdiği ÖSO, esasen Birleşmiş Milletler özellikle ABD ve Rusya tarafından ‘terörist’ görülen El Nusra, Ahrar uş-Şam ve IŞİD’in önemli bir bölümünde oluşan güçlerden oluşuyor. Rusya’nın izin vermesiyle İdlib bölgesine girmeye başlayan Türk ordu birliklerinin İslamcı örgütlerle ilişki içerisinde girdiğine dair çok sayıda haber Avrupa ve ABD medyasına yansıdı. Rusya’nın Halep’te olduğu gibi İdlib’de Ankara’ya böylesi bir görev vermiş olması, AKP iktidarıyla İslamcı örgütler arasındaki derin ilişkiyi bildiğindendir. Ankara’daki iktidar, İslamcı örgütlerle ilişki kurarken ana hedefi İdlib’in özgürleştirilmesi değil, esasen Suriye Demokratik Güçleri’nin İdlib operasyonuna katılmasını engellemektir. Sorun hangi radikal İslamcı örgütle anlaşması değil, amacın ne olduğudur. Söz konusu örgütlerin tamamı Kürtlere yönelik saldırılarda aktif görev aldılar. Serêkanîye’de El Nusra, Kobanê’de IŞİD, Halep’te Ahrar uş-Şam ve El Nusra gibi İslamcı örgütler özellikle Kürtlerin ve Alevilerin bulunduğu bölgelerde katliamlar yaparken, Ankara’daki iktidar bu örgütleri ‘öfkeli çocuklar’ olarak görmeye devam ediyor. Bu bakımdan İdlib’de El Nusra, Ahrar uş-Şam ile ittifak yapması hiçbir şekilde sürpriz sayılmaz.

Bu operasyonun, Suriye Demokratik Güçleri’nin Reqa’yı DAİŞ’ten temizlediği günlere denk düşmesi bir tesadüf mü?

İdlib operasyonu henüz başlamadı ve kısa sürede başlayıp sonuçlandırılacak bir askeri operasyon olmayacaktır. Ne Rusya ve Esad güçleri ne de ABD ve Demokratik Suriye Güçleri, çok kısa sürede kapsamlı bir İdlib operasyonunu başlatabilecek durumdadırlar. Reqa ve Deyr ez-Zor operasyonu kesin bir sonuca varmadan bütünlüklü bir İdlib savaşının başlaması oldukça zor görünüyor. Reqa ve Deyr ez-Zor operasyonları esasen bitti ama bölgedeki temizlik için bir süreç gerekli. Aynı şekilde İdlib ve çevresinde 30 binin üzerinde İslamcı militanın olduğu tahmin ediliyor. İdlib savaşı çok daha karmaşık ve zorlu olacağı kesindir. Rusya, Reqa ve Dera Zor savaşının kısa bir süre sonra biteceğini ve bir sonraki hedefin İdlib olacağının farkındadır. ABD’nin sürece dahil edilmesini engellemek ve bir adım önde olmak için İdlib savaşı için bir bakıma ön adımları hızla attı. Bir yandan Hama çevresinden İdlib’e doğru önemli kasabaları ele geçirirken, diğer yandan Ankara’yı sürece dahil etti. Bu bakımdan Suriye’de askeri ve politik stratejiyi belirlemede önemli bir inisiyatif alan Rusya, İdlib savaşının planlayıcı ve belirleyici gücü olarak bir adım önde olmak istiyor.

İdlib savaşında Demokratik Suriye Güçleri’nin rolü ne olabilir?

IŞİD kontrolünde olan Reqa ve Deyr ez-Zor, Rusya-ABD arasında bir bakıma paylaşıldı. Rusya-Esad güçleri Dera Zor’u, ABD- Suriye Demokratik Güçleri ise Reqa’yı kontrol etmek konusunda anlaştılar. Rusya’nın PYD ile olan ilişkisi, aynı zamanda Esad rejimiyle Kürt güçleri arasındaki dengenin kurulmasında da önemli bir rol oynadı. Rusya, PYD’nin denetiminde olan bölgeleri dolaylı olarak koruyor. Örneğin Ankara’nın Efrîn’e saldırmasını engelleyen güçlerin başında Rusya geliyor. Moskova’nın İdlib operasyonunun önemli bir halkası YPG askeri güçlerini sürece dahil etmesiydi. Suriye Demokratik Güçlerinin Deyr ze-Zor şehir merkezine girmeye yönelik askeri hamlesi ve bölgedeki Esad-Rusya güçleriyle çatışması, Moskova’nın İdlib operasyonunda nispi bir değişikliğe yol açtı. Putin’in son Ankara ziyaretinde, Türk ordu birliklerinin sınırlı da olsa İdlib operasyonunda yer almasına onay verdi. Bu gelişmenin Efrîn’de YPG aleyhine işlediği, Ankara’nın da süreci Efrîn’i kuşatmaya dönük bir hamleye dönüştürmek istediği açıktır. YPG’nin stratejik hamleler yaparak İdlib operasyonuna dahil olması son derece önemli ve gereklidir. Bunun için Rusya’nın Suriye’deki güçleriyle ya da Moskova ile iletişime geçip sorunları mutlaka çözmesi gerekir. Ayrıca İdlib sonrası süreçte Suriye’nin geleceğine dair politik görüşmelerin başlayacağı dikkate alındığında, Moskova ile sorunların çözümü çok daha önem arz ediyor.

Suriye konusunda geçmişte AKP hükümeti Katar, Suudi Arabistan, ABD ile hareket ederken, bugün eksen değiştirerek, Rusya ve İran ile hareket ediyor. Bu hızlı değişim nasıl okunmalı ve ne sonuçlar doğurur?

Ankara’nın Ortadoğu politik denklemi içerisinde oluşturduğu hiçbir stratejisi başarılı olmadı. Bütün kırmızı çizgileri yok oldu. Ortadoğu’nun geleceğinin dizayn edilmesinde AKP iktidarının hemen hemen hiçbir rolü kalmadı. Bu nedenle anlık reflekslere göre politik ilişkiler kurmaya çalışıyor. Önce Sünni İslam politikası ekseninde oluşturduğu bir strateji ile en azından Sünni İslam dünyasının lideri olmak istedi. Bu nedenle özellikle Suriye savaşında Katar ve Suudi Arabistan’a yakın bir politika oluşturdu. Hatta Suriye’deki iç savaşın yaygınlaştırılmasında ortak bir askeri strateji oluşturmaya çalıştılar. İran ile çok açık bir rekabete tutuştu ve İran’ın Suriye savaşına müdahil olmaması için bütün olanaklarını kullandılar. Katar-Suudi Arabistan çatışmasıyla Körfez ülkelerinde gerilemeye başlayan etki gücü çok ciddi oranda sarsıldı. Katar’dan yana tavır alınca, Suudi Wahabi krallığıyla politik ilişkiler önemli ölçüde koptu.

‘YAPRAK GİBİ SAĞA SOLA SAVRULUYOR’

Güney Kürdistan’daki referandum nedeniyle bu kez, Şiiliği yaymakla suçladığı Tahran ile Kürtlere karşı ortak bir politika oluşturmak istedi. Hatta Tahran’ı Kürt güçlerine karşı saldırıya geçmesi için yönlendirmeye çalıştı. Kürtlere karşı Ankara-Tahran hattını oluşturmak istese de bir sonuç elde edemedi. İran yöneticileri AKP iktidarına güvenmediklerini sık sık dile getiriyorlar. İran ve Suudi Arabistan’a yönelik stratejik bir politika oluşturamaması nedeniyle, Ankara bölge devletleri tarafından artık pek ciddiye alınmıyor.

‘ANKARA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASI YOK’

Ortadoğu’da artık hiçbir stratejisi olmayan ve bütünüyle bölge ilişkilerinde izole olan Ankara’daki iktidar, Rus savaş uçağının düşürülmesinden sonra Putin’den özür dileyerek yeni bir adım atmak zorunda kaldı. Ancak, bu özür aynı zamanda Suriye’de bütünüyle Moskova’ya tabi olması, Putin’in belirlediği sınırlar dahilinde sürece dahil olarak Tahran-Moskova hattının Suriye’deki yedek gücü olarak işlev görmesi anlamına geliyor. Kendi başına oluşturduğu ve geliştirdiği herhangi askeri-politik bir strateji bulunmuyor. Bölgesel ilişkilerde kendisine yer edinmek için yaprak gibi sağa sola savruluyor. Başka bir şansının olmadığı da açıktır. Ankara’nın hızlı, politik kabiliyeti yüksek bir Ortadoğu politikası yok, sadece bölgedeki aktörlerin stratejisinin hizmetinde, küçük ödünler elde etmek için çaba sarf ediyor.

Son gelişmelere bakıldığında Türkiye ile İran arasında bir ittifak oluşabilir mi?

Birkaç haftadır Şii Tahran ile Sünni Ankara arasında yoğunlaşan askeri-politik merkezli diplomatik görüşmeler, bölgesel dengeleri değiştirmeye başlayan Kürtlerin politik etki alanını ve askeri hakimiyetini kontrol altına alıp dizayn etme amacını taşıyor. Bölgesel rekabet ve çatışma, Ortadoğu’da Erbil ve özellikle Qamışlo merkezli Kürt politik güçlerin önümüzdeki birkaç yılda Ortadoğu’nun stratejik dengelerini değiştirmeye aday olması, özellikle Ankara ve Tahran’ı çok ciddi oranda etkileyecek bir süreci başlatacağına dair çok sayıda veri bulunuyor.

Uluslararası güçlerin desteğiyle Kürtlerin artan etkinliğinin orta ve uzun vadede, Ankara ve Tahran’ın bölgesel çıkarlarını çok ciddi oranda tehdit edeceği düşünülüyor. Bu iki devletin stratejik zayıf halkası, Kürtlerin sosyo-politik bir konum elde etmeleridir. Güney’de ve Rojava’da Kürtlerin elde edeceği her politik statünün Tahran’ın ve Ankara’nın bugünkü varlığını çok ciddi oranda etkileyeceği ve değişime zorlayacağı açıktır. Bu nedenle tarihsel olarak birbirleriyle rekabette olan bu iki devletin, Kürtler karşısında ortak bir zeminde buluşmaları bir tesadüf olmayıp, tersine, kendi iç dinamiklerinin kaçınılmaz olarak değişeceği kaygısıyla ilgilidir. Ancak her iki devletin bölgesel etki alanındaki rollerinin farklılaşması, zorunlu olarak bölgesel ilişkilerdeki güçlerle olan bağlarını da etkilemektedir. Bu bakımdan beklenilen veya istenilen hedeflere ulaşılması sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Ancak Kürtler karşısında daha net politik bir tutum almaktadırlar. Aralarındaki rekabet ve çatışma, Kürtler karşısında bir ittifaka dönüşmektedir. Bu politik durumun aynı zamanda Kürtler arasında stratejik ve taktik ittifak ilişkilerinin belirlenmesinde de önemli bir sorun haline geldiği Kerkük’ün terk edilmesinde görüldü.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki güncel hamlelerinin, bölgede önemli bir aktör haline gelen Kürtlerin kazanımlarına yönelik olduğu söylenebilir mi?

Ankara’nın Ortadoğu’da oluşturduğu hiçbir askeri-politik strateji başarılı olamadı. Bölgede bütünüyle izole olmasına rağmen hedeflediği tek bir politika var: Kürtlerin bölgesel güç olmasını engellemek. Ortadoğu’da bütünüyle kaybetme pahasına Kürtlerin mutlak olarak kaybetmesini devlet ilkesi haline getirmiş bulunuyorlar. Peki, Kürtlerin kaybetmesi, Ankara’nın politik ve bölgesel ilişkilerdeki gücünü artıracak mıdır? Hayır. Hatta Kerkük’te ortaya çıkan fiili durumu Kürtler için geçici bir gerileme olarak görmek mümkün; ama çok yönlü analiz edildiğinde, Ankara için çok daha kapsamlı bir yenilgi haline geldiği/geleceği açıktır. Devlet bekasını Kürtlerin kaybetmesi üzerine kurmuştur, ama bugün esasen bekanın bütünüyle yok olduğunu göremeyecek kadar histerik politikalar izlenmektedir. Kendi geleceğini Kürtlerin artan bölgesel gücünün kırılmasına ve kazanımlarını kaybetmesi üzerine kuran devletin kendisi hızla çözülüyor.

Tüm tehditlere rağmen, referandum konusunda geri adım atmayan Güney Kürdistan Yönetiminin Kerkük’ten bu şekilde çekilmesi nasıl okunmalı? Bu yeni bir bölgesel dizaynın habercisi mi?

Trump yönetimi, Kerkük’ü Bağdat’a teslim ederek çok yönlü bir mesaj verdi. Ortadoğu’da benim belirlediğim planın dışında hareket eden kim olursa olsun sürecin dışına düşer ve başına her felaket gelir. Planı çizerim, oyuncuları belirlerim, kimin nereden ne zaman oynayacağına ben karar veririm. Planı bozan, oyun dışında hareket etmek isteyenlerin gözünün yaşına bakmam. Trump’ın Bağdat ile Erbil arasında tarafsız söylemi çok açıktır ki, Bağdat’tan yana tutum alması ve Kürtlere geliştirilen saldırılara onay vermesidir. Bununla sadece Güneyli Kürtlere değil bölgedeki bütün aktörlere mesaj vermiş oldu.

BARZANİ ÜZERİNDEN PYD’YE MESAJ

ABD yönetimi ısrarla referandumun ertelenmesini istedi ve ABD adına Dışişleri Bakanı’nın Mesut Barzani’ye mektup gönderdiği anlaşıldı. Mektubun içeriği dikkate alındığında, referandumun ertelenmesinin şartlarının olduğu görülüyor. Barzani’nin uluslararası güçlerin Kürtlere olan ilgisini ve ilişkisini dikkate alarak referandumda ısrar etmesi, bir bakıma ABD’nin önerilerini dikkate almaması ve belirlenen planın dışında hareket etmesi olarak değerlendirildi. Trump yönetimi, Kerkük’ü Bağdat’a teslim ederek esasen Barzani’yi ve Kürdistan Bölge Yönetimini çok açık olarak cezalandırdı. Bu cezalandırma sadece Barzani’ye değil, aynı zamanda Rojava’da PYD’ye de bir mesaj olarak algılanabilir. Rojava’da PYD’ye de kendi başına hareket ederse Ankara ve Şam ile karşı karşıya bırakılacağı tehdidini içeren bir mesaj veriliyor.

‘KERKÜK’ÜN TESLİM EDİLMESİ TESADÜF DEĞİL’

Bütün bu olumsuzluğa rağmen Kerkük’ün hiçbir direnme göstermeden terk edilmesi, aynı zamanda Güney Kürdistan Yönetiminin çok yönlü sorgulanmasına dair önemli veriler sunuyor. Kerkük’te başlayan geri çekilmenin Kürdistan bölgesine ait olan bütün tartışmalı bölgeleri kapsayarak genişlemesi, ağır silahlara sahip peşmergenin özellikle Haşdi-Şabi karşısında hiçbir direniş göstermemesi bir tesadüf olmayıp, bunda bütünüyle ailesel iktidara dönüşmüş bürokratik yapının ciddi bir sorumluluğu var. Güney Kürdistan’daki politik aktörler arasındaki iktidar kavgası, 23 yıldır iktidarın kurumsal ve devletsel bir yapıya dönüştürülmemesi, sürekliliği olan güçlü bir askeri stratejinin oluşturulmaması, parlamento dahil demokratik kurumların işlevli hale getirilmemesi, Güney Kürdistan Yönetiminin askeri ve politik olarak ne kadar zayıf bir halka olduğunu gösterdi.

Bağımsızlık ilanı Kürtler ve diğer halklar tarafından yüzde 92 ile kabul gördü. Kürt toplumunda oluşan yüksek coşku ve iradeye yönelik saldırıya karşı askeri düzeyde sahiplenme gücünün gösterilmemesi doğal olarak bir moral yıkımına yol açtı.

Peki, bu sürecin aşılması mümkün mü?

Bu sürecin aşılması elbette ki mümkün ve hatta daha yüksek düzeyde bir oluşumun yaratılması, Kürdistan’a ait bölgelerin bütünüyle denetim altına alınmasının nesnel zemini oldukça güçlüdür. Hiçbir şey yok olmuş değil, önemli olan Kürtler arasında stratejik işbirliğinin sağlanmasıdır. Bunun öncelikli yolu, Kürtler arasında ortak irade birliğini yaratacak olan Ulusal Kongrenin toplanması ve özellikle Güney Kürdistan’daki politik aktörler arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, Bağdat yönetimine karşı askeri ve politik eksenli daha güçlü stratejilerin oluşturulmasından geçmektedir. Bu koşullar ve olanaklar vardır. Kürt toplumundaki psikolojik üstünlüğün yeniden yakalanması son derece önemli ve gereklidir.

Bütün bunlar yaşanırken ABD, İran’ı nükleer anlaşma üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor, ancak Avrupa ülkeleri bile buna karşı çıkıyor. ABD ve Avrupa’nın çıkarları bu konuda çatışıyor mu?

ABD’nin İran stratejisinde belirgin bir değişim yaşanmaya başlandı. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ve Almanya’nın İran ile yapmış olduğu nükleer anlaşmanın iptali gündemde.

Hem İran hem de uluslararası güçler tarafından kabul gören nükleer anlaşma, iki tarafın çıkarlarına uygun bir stratejiye dönüştü. Küresel güçler bakımından da önemli bir avantajlar sağladı. Nükleer anlaşma ile AB’nin İran politikasındaki keskin dönüş, AB’nin ekonomisi bakımından önemli bir etki yarattı denebilir. Tahran nükleer anlaşmadan yararlanarak özellikle AB ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini hızla geliştirdi. Örneğin Fransa, Almanya, İtalya, İspanya gibi AB devletlerinin ve özel şirketlerin İran ile yaptıkları ticari anlaşmaların değeri 600 milyar Dolara yakındır.

İran ile Fransa patentli petrol şirketi Total arasında doğal gaz geliştirme projesi anlaşmasının tutarı yaklaşık 5 milyar Dolardır. Ayrıca Çin kökenli CNPC- Fransa kökenli Total-İran kökenli Peropars şirketleri arasında ikinci bir doğal gaz araştırma anlaşması yapıldı. Ayrıca AB ortak yapımı olan 118 Airbus yolcu uçağının alımı için Paris ile Tahran arasında 25 milyar euroluk anlaşma yapıldı. Buna ek olarak 30 milyar Doları bulan farklı ikili anlaşmalar yapıldı. İran Sanayi Geliştirme ve Yenileme Organizasyonu (İDRO) ile Fransız otomobil şirketi Renault arasında 750 milyonluk Euro değerinde anlaşma imzalanmış olup, 2018 yılında Renault, İran’da seri üretime başlayacak. Ayrıca İran demir yollarının modernizasyonu konusunda, Fransa patentli TGV şirketi arasında devasa anlaşmalar için hazırlık yapılıyor.

İran ve İtalyan enerji şirketi Enie arasında 4 milyar Euro değerinde rafinerileri geliştirme ve modernize etme projesi imzalandı. Danieli ile çelik ve alüminyum üretiminde kullanılacak ağır makine ve ekipman tedarikine yönelik 6 milyar Euro değerinde anlaşma imzalandı.

İran’ın kimya ve metalürji sanayisinde önemli bir ağırlığı olan Almanya’nın, milyarlarca dolara tekabül eden yatırımlarıyla, bu ülkede önemli stratejik çıkarları bulunuyor. Bu nedenle İran’a karşı olası bir askeri operasyona hemen her dönem karşı çıktı ve İran ile yapılan nükleer görüşmelerde 6. ülke olarak yer aldı. Aynı şekilde Almanya kökenli Siemens şirketi ile İran arasında 2 milyar dolarlık, otomotiv devi Daimler ile 3 milyar dolarlık anlaşma imzalandı.

Bir ülkenin jeostratejik konumunun öneminden bahsedildiğinde, dünya genelinde ilk sırada yer alacak ülke hiç şüphesiz İran’dır. İran tarihsel, etnik, kültürel, sosyal yapısıyla Ortadoğu, Orta Asya ve Avrasya bölgesinde her zaman ciddi politik bir güç olduğu gibi, bölgesel ilişkilerin şekillenmesinde de anahtar rolü oynamıştır.

ORTA ASYA’DA ETKİN OLMA STRATEJİSİ

Bölgedeki ülkelerle yakın ilişkileri bulunan İran enerji yatakları bakımından da önemli bir güçtür. Doğal gaz ve petrol gibi enerji kaynakları yanında, Hazar Denizi sınırına sahip olması da İran’ın Orta Asya’daki konumunun önemini artırmaktadır. Bu nedenle ABD, AB, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin Orta Asya politikasında İran özel bir yere sahiptir. İran’a hâkim olan güç Orta Asya politikasında belirleyici olacaktır. İran üzerinde yürütülen rekabet aynı zamanda Orta Asya’da etkin olma stratejisidir. AB devletleri nükleer anlaşmayla İran’ın ekonomisi üzerinde önemli bir etki gücü oluşturmaya başladılar. Bunun politik yansımaları da olacaktır. Bu nedenle AB’nin ABD’nin uygulamayı planladığı ‘yeni’ İran politikasına destek vermesi son derece zordur.

Irak işgali öncesi oğul Bush ‘şeytan ekseni’ olarak Irak, Kuzey Kore ve İran’ı göstermişti. Bugün Trump’ın özellikle Kuzey Kore ve İran’a yönelmesi bu projenin devamı olarak okunabilir mi?

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de İkiz Kuleler’in vurulmasından sonra Pentagon’un geliştirdiği ve Afganistan’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam eden savaş stratejisinin ana hedefi İran’dı. Oğul Bush yönetimi tarafından Afganistan ve Irak işgal edildi. İran, Irak ve Kuzey Kore haydut devletler ilan edilerek hedef tahtasına oturtuldu. İran’a doğrudan müdahale edemeyen ABD, Suriye’yi bütünüyle savaş alanına dönüştürerek İran’ı çevreleme stratejisini uygulamaya koydu. Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de batağa saplanan ve başarılı bir strateji uygulayamayan ABD’nin İran’a müdahale etmesi imkansızlaştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde özellikle Rusya ve Çin’in İran’a yönelik askeri operasyonları veto etmesi, Almanya’nın ve Fransa’nın da bu operasyona şiddetle karşı çıkmaları, İran’a yönelik askeri hamleleri işlevsiz kıldı.

İRAN-RUSYA İTTİFAKININ SAVAŞTAKİ ROLÜ

ABD’nin Ortadoğu politikasındaki çöküş, Rusya’nın artan etkinliği ve Tahran’a verdiği askeri-politik destek, Obama yönetimini İran politikasını değiştirmeye zorladı. ABD stratejisindeki en açık değişim nükleer anlaşmanın onaylanmasıdır. Böylelikle İran ile kuracağı politik ilişkilerin Ortadoğu’nun politik dengelerinde önemli ölçüde etkili olacağı açıktı. Bu yönelim başta İsrail ve Suudi Arabistan olmak üzere körfezin yapay petrol devletlerini önemli oranda rahatsız etti.

İran-Rusya ittifakı bölgesel savaşta önemli bir rol oynamakta ve Rusya’nın bölgesel hareket kabiliyeti çok daha fazla artmaktadır. Trump Yönetimi bu gerçeği görüyor. Rusya’yı doğrudan muhatap alma şansı olmadığına göre, İran’a karşı başlatacağı askeri ve diplomatik kıskacın, İran ile paralel olarak Rusya’nın da bölgesel gelişmesini olumsuz yönde etkileyeceği hesaplanıyor. Washington’un İran üzerinden Rusya’yı etkisizleştirme planı ne kadar başarılı olur bilinmez, ama Rusya-İran ittifakının Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan alanı etkileyeceği çok açıktır.

İran özellikle nükleer anlaşmayla, bölgesel güçlerden biri olmanın çok ötesinde, bölgesel lider olmayı hedefliyor. Yemen üzerinden Aden Denizi’ni, Suriye üzerinden Akdeniz’i kontrol etme stratejisini aşamalı olarak uyguluyor. Böylelikle merkez Ortadoğu’yu Aden-Basra- Akdeniz üzerinden çevreleme stratejisiyle bölgesel hâkimiyet ve liderlik rolü tescil edilmiş olacak.

Burada İsrail ve S. Arabistan’ı etkileyen faktör nedir?

İsrail, İran’ın uzun menzilli balistik füzeleri geliştirmesini ve hatta denemesini dahi kendisi için ciddi bir tehlike olarak görüyor. Suriye’de hakimiyet kurmasıyla fiilen İsrail’e komşu olan İran, aynı zamanda Tel Aviv’e düşman olan Hizbullah’ın askeri kapasitesinin artırılması için büyük bir çaba gösteriyor. İslam dünyasında İran-S. Arabistan rekabetinde inisiyatif önemli oranda İran’ın eline geçmiş bulunuyor. İran’ın Yemen ve Irak üzerinden S. Arabistan ile jeo-stratejik olarak komşu olmasıyla, Wahabi krallığını fiilen kuşatmaya almasının jeo-politik sonuçları tahmin edilenden çok daha sarsıcı olacaktır. Özellikle S. Arabistan’ın Rusya’dan S 400 füze savunma sistemlerini alma isteği ABD’ye karşı politik bir reflekstir. Bir başka ifadeyle, İran üzerinde hâkimiyeti olan Moskova ile yakınlaşarak Washington’a mesaj vermiş oldu. Körfez ülkelerine milyarlarca Dolar silah satan Trump, bölge devletlerinin yanında olduğunu göstermek zorunda olduğunu hissetti ve İran’ı yeniden hedef tahtasına oturttu.

Sorunun başına dönersek, Trump’ın belirlediği İran ve Kuzey Kore politikası, Bush’un stratejisine biçimsel olarak benzese de güç dengeleri ve uygulanabilirlik bakımından benzetmek zordur. Bush döneminde ABD kendisini dünyanın mutlak gücü görürken, bugün böylesi bir süreçten bahsetmek pek mümkün değil. O günkü tarihsel dönemde İran ve K. Kore uluslararası alanda önemli oranda izoleyken, bugün K. Kore ciddi bir askeri güç haline geldi, İran ise bölgesel liderlik peşinde koşuyor. Bush’un askeri-politik stratejisi aktif destek görürken, Trump bütünüyle yalnız kalmış durumda.

Son olarak şunu sormak istiyorum; Kürtler ve Ankara arasındaki sorunun demokratik yollardan çözümü için yeniden politik bir ilişki kurulması mümkün mü?

Hem uluslararası ve bölgesel ilişkilerde hem de devletlerin iç politikasında her tür gelişmenin olabileceğini düşünmek ve ona göre politik stratejiler oluşturmak gerekir. En katı devletlerin çözülme sürecine girdiği ve yıllardır düşman olan güçlerin yeniden ittifaklar kurduğu bir bölgede yaşıyoruz.

Kürtlerin Ortadoğu’da elde ettikleri kazanımlar kalıcıdır ve artık bunu kimsenin değiştirme gücü olmayacaktır. Kerkük merkezli ortaya çıkan olumsuz durum geçicidir. Kürtlerin bölgesel bir güç olması, esasen bölgesel ilişkilerin ve rekabetin zorunlu bir sonucu olacaktır. Irak ve Suriye’de ortaya çıkan askeri ve politik gerçekliği kimse değiştirmez ve değiştiremez. Ne ABD ne de Rusya Kürtleri stratejik olarak tasfiye edecek bir politik karar alırlar. Böylesi bir durum, Ortadoğu’nun kriz bölgelerinde savaşın daha yıllarca sürmesi anlamına gelir. Aynı şekilde küresel güçlerin İran merkezli Ortadoğu politikalarındaki çok yönlü gelişmeler Kürtlerin stratejik konumunu çok daha önemli kılıyor.

Ankara da Kürt gerçekliğinden kaçamaz, böyle bir şansı bulunmuyor. Bölgedeki devasa politik gelişmeleri göremeyenler, Kürtlerin kaybetmesi üzerine politik stratejiler kuranlar, kim olursa olsunlar kaybederler.

Türkiye’nin bir Kürt problemi vardır ve bunu çözmek zorundadır. AKP’nin son üç yıllık dönemine bakıldığında, Kürt Hareketini bitirmek için büyük bir kararlılıkla bütün askeri gücünü ve olanaklarını kullandı. Peki, ciddiye alınabilir bir sonuç elde edebildi mi? Hayır. Çünkü bu mesele silahların tasfiyesiyle çözülmez. Kürt sorununun demokratik siyaset içinde çözülmesinin olanakları halen mevcuttur. Yani, çözüm olarak başlatılan tasfiye politikalarının terk edilerek, ülkenin de demokratikleşmesini içeren ve Kürtlerin politik temsilcileriyle gerçek bir çözüm için masaya oturulmasının politik alt yapısı vardır.

Türkiye askeri stratejiyle Kürt meselesini çözemez, böyle bir şansı bulunmuyor. Tek yol; Kürt muhataplarıyla adil-şeffaf ve eşit politik koşullarda bir masa etrafında çözüme varmaktır. Bu sorumluluk bütünüyle devlete aittir. Ortadoğu’daki politik gelişmeleri doğru okuyan bir devlet, Kürt sorununu demokratik siyaset içinde çözümler, aksi takdirde Kürtlerin politik güçlerini tasfiyeye odaklanan devlet kendisi tasfiye olacaktır. Bunun dışında başka bir şansı yok. Ya bugüne kadar askeri merkezli izlediği savaş politikalarını bütünüyle terk ederek Kürt sorununu demokratik siyaset içinde çözecek, ya da devletin kendisini çözeceklerdir. Karar Ankara’daki politik güce aittir.