SON DAKİKA

Mussolini İtalya’sını En İyi Anlatan İki Film

Bu haber 14 Mayıs 2017 - 13:10 'de eklendi

Federico Fellini’nin 1973’te çektiği ve büyük başarı elde eden “Amarcord”un adı, doğup büyüdüğü yer olan Rimini’nin lehçesinde “hatırlıyorum” (amarcord) anlamına gelir. Hikaye 1930’ların Faşist İtalya’sında, bir taşra kasabasında geçer. Fellini, o yılların taşra kasabasının peş peşe dört mevsimini, Roma’daki stüdyolarda kurulan devasa sette göstermeyi tercih etmiştir. Yönetmenin yaratıcılığının, en iyi düzeyiyle ortaya çıktığı pek çok bölüm vardır. Filmin açılış sahnesinde, kentin delisi baharda ağaçlardan düşüp gelen şeytan toplarından söz eder. Bahar’da dökülen şeytan topları yazın habercisidir.

Akdeniz kültüründe genellikle neşeli ve mutlu olunan zaman yazdır. Kış ise kasvetin ve karamsarlığın mevsimidir. Deli, “uçuşup dururlar deniz kıyısında, soğuğu hissetmeyen yeni gelmiş Almanların üzerinde” ifadesini kullanır. Şeytan Topları metaforunun, filmin geçtiği dönem olan Mussolini İtalya’sını kast ettiği düşünülebilir. Burada ‘deniz kıyısındaki yeni gelmiş Alman’ların, o dönemde, Nazi Almanya’sıyla müttefik olan Faşist İtalya’ya dair bir gönderme olduğunu akla getirir. Zira artık kışın bitip, yazın gelmesi, yani Faşist İtalya’nın sona erip, yerini özgür bir ortama bırakacağı umudu beslendiğinin göstergesidir. Akdeniz kültüründeki insan ilişkileri Fellini filmlerinde tüm gerçekliği ile karşımıza çıkmaktadır. Filmde geçen kent, o dönemdeki Rimini’dir. Birbirini tanıyan insanların iç içe girmiş yaşamları, komşuluk ilişkileri Akdeniz insanının yapısını ortaya koymaktadır. Sokak müzisyenleri, aileler, çocuklar, seyyar satıcılar, hatta fahişeler gibi karakterleri bir araya getiren şenlik sahnesinin hemen ardından, avukatın monologu başlar. Kentin saygın bir vatandaşı olduğu belli olan, 50’li yaşların sonundaki avukat kasabanın tarihi ve insanları üzerine bir açıklama yapar. Musollini döneminde, İtalya’nın atası sayılan Roma Kültürüne atıfta bulunur.  Hatta kasabanın insanlarının kendine has espri anlayışının damarlarında dolaşan Roma ve Kelt kanından kaynaklandığını belirtir.

Avukat, kameraya yönelik milliyetçi duygularla doğup büyüdüğü kenti ve toprakları anlattığı sırada gaz çıkarma sesi duyulur. Avukat seslerin birkaç kez tekrarlanması üzerine sinirlenir. Bu sahne ile Fellini Roma Medeniyetinden feyz alan Mussolini yönetiminin Milliyetçililik anlayışını ti’ye almaktadır.

Filmde, okul sahnesinde öğretmenlerin çoğu yine Mussolini döneminin devlet ideloljisinin yansıması olarak görülebilir. Milliyetçilikle perçinlenmiş hikayeleri coşkuyla öğrencilere anlatan öğretmenler komik mimiklere ve jestlere sahiptirler. Yunanca dersi veren öğretmenin söylediği kelimeyi telaffuz etmekte zorlanırmış gibi davranan bir öğrenci karşısında komik duruma düşmesi de İtalyan Milliyetçisi Politikalara karşı bir eleştiridir. Öğretmenle öğrenci arasındaki bu diyalog Roma Medeniyetinin öncesini oluşturan, hatta Avrupa Medeniyetinin temeli olarak kabul edilen Antik Yunan Medeniyetini reddetme göstergesi olarak yorumlanabilir. Mussolini döneminde ülkede kabul gören Milliyetçi politikaların, halkın durumunu iyileştirmediğine yönelik eleştiriler de mevcuttur. İnşaat sahnesinde bir işçi yazdığı şiiri okur. Şiir son derece tekdüze sözleri ile izleyiciye komik gelmektedir. “Dedem duvar örerdi, babam da duvar örerdi, ben de duvar örüyorum, peki nerede benim evim?”

Dikkatli incelendiğinde şiir’in sözleri İtalya’daki alt sınıfın düzelmeyen durumuna yönelik bir eleştiridir. Şiir inşaatta çalışan tüm diğer işçilerden alkış alır. Şiirin ardından, aynı zamanda Titta’nın babası olan ustabaşı, “bir zamanlar ben de sizin gibi fakirdim, fakat çok çalıştım ustabaşı oldum, çok çalışıp sabretmelisiniz” der. Faşizmin temel gereksinimlerinden olan boyun eğme ve tam itaat gibi kavramlara vurgu yapan bu konuşma da (sanki ustabaşı’nın, şu an maddi ve sosyal durumu çok iyiymişçesine yaptığı konuşma) bir başka Faşist yönetim eleştirisidir. Filmin mekanı olan sahil kasabasının (bu kasaba Fellini’nin çocukluğunun geçtiği Rimini’dir) tam anlamıyla ortalama İtalyan Toplumunun yansıması olduğu söylenebilir. Cinselliği yeni keşfetmeye başlamış ergen çocuklar, hayal dünyalarını süsleyen kasabanın en güzel kadınını, sokakta yürürken takip etmekte ve arkasından laf atmaktadırlar. Kasabalıların Faşist selamla saygılarını gösterdikleri subay, kendisine derdini anlatıp, iyilik isteyen rahip’i dinlermiş gibi görünürken, yanından geçmekte olan kasabanın arzulanan kadını Gradisca’nın kalçalarına bakmaktadır.

Fellini, çocukluk dönemindeki İtalya’nın Faşist politikalarını alaycı bir üslupla eleştirir. Filmde alaya alınan karakterler, Fellini’nin bütün filmlerinde görüldüğü gibi yine karikatürize özelliklere sahip, komik tiplemelerdir. Duce’nin kente gelişindeki tören de gülünç bir şekilde aktarılmıştır. Duce’yle birlikte kentin sokaklarında koşan subay, öğretmen ve rahipler kendilerince faşizm’e olan inançlarını kameraya bakarak açıklamaktadırlar. Bu sahneler faşizm’in gülünç yanlarını vurgulamanın yanında, Musollini yerine koyulan karakter de, ufak tefek, çelimsiz vücudu ve komik yüz ifadesi ile betimlenmiştir. Titta’nın babasının Faşist Parti Karakolunda sorgulandığı sahne, aslında son derece trajik olmasına karşın, Fellini’nin sarkastik faşizm eleştirisinden nasibini almıştır. Faşist parti subayları Titta’nın babasını,  Faşizm şerefine kadeh kaldırmaya davet edip, zorla hint sirkesi içirmişlerdir. Amarcord aslında, düzinelerce oyuncuyla yapılan bir karakter çalışmasıdır. Genç Titta ve ailesi; eski bir politik aktivist olmaktan ötürü tutuklanan babası, akli dengesi yerinde olmayan amcası Teo ve elbette bütün kasabanın hayran olduğu yerel güzel Gradisca. Fellini, bu karakterleri ve diğer sayısız karakteri faşizmin baskıcı gücü altında var olmaya çalışan karakterler olarak tanımlar. Kasaba meydanının ortasında yakılan dev şenlik ateşi gibi, karakterlerin parçası olduğu aptal ritüelleri gösterir.

Bu durumu; “bireyselliğin, çoğunluğa uyumun altında gömüldüğü düzleştirme sürecinin bir parçası” olarak açıklar. Film tam olarak geleneksel konu çizgisine göre işlemiyor ve bunun yerine kasabanın insanlarıyla ilgili olaylar dizisini tercih ediyor. Amarcord’daki karakterler, pek çok yönleri ile Faşist dönem İtalya’sı için, tüm ülkenin metaforu haline geliyor. Kafaları karışmış, ancak görünüşe göre Mussolini rejimi ve onun idealleri hakkında soru sormaya cüret edemeyecek karakterlerdir. Onların endişeleri, Fellini’nin gülünç bulduğu ritueller ve seremonilerle bastırılmıştır. Tuhaf şekilde, birilerinin onların yerine düşünmesi ve neyin kabul edilebilir veya kabul edilemez olduğunu söylemeleri düşüncesiyle, neredeyse rahat hale gelmişlerdir. Faşizm orijinal İtalyan zayıflığını ve Gençliğini sömürmektedir. Fellini’nin faşizme ilgisi, diğer filmlerinin temalarında da vardır. Bütün bir ülkenin nasıl olup da bu kadar kısıtlayıcı bir ideolojinin büyüsü altında kaldığını anlama girişimiyle, daha önce defalarca keşfettiği zayıflıktan alıntı yapmıştır. Amarcord, bu olgunlaşmamış ülkede yaşamanın tehlikeli sonuçlarına karşı bir uyarı niteliği taşımaktadır.

Fellini’nin faşizmi algılama girişimi, daha önce politik bilimcilerin ve psikologların defalarca kalkıştığı bir işti. Katolik Kilisesine yaptığı suçlamalar gibi, Fellini faşizmi de bireysel özgürlükleri engellemek ve kişisel gelişimi zorlaştırmak ile eleştirir. Ama bu defa baskı daha yoğu,. Amarcord’daki karakterler karikatür olarak çizilmiştir. Davranışları; değişken, nörotik ve bütünüyle çocuksudur. Bu özellikler onların olgunlaşmamışlığını aydınlatır ve baskıcı ideolojiyi kabullenişlerini açıklar.

Kasabalılar, bireyselliklerini ifade etmekten çok, gruba uyum sağlamakla ilgilidirler. Faşizmin iktidara gelişiyle birlikte, hiçbirinde gerçek bir sorumluluk duygusu kalmamış, bağnazlık döngüsünün devam ettirilen rituel ve seremonilerinin parçası olmama kuvveti kalmamıştır. Freudçu bir bakış açısıyla, faşizm çocukluktan ve ergenlikten gelen yıkıcı etkilerin unsuru olarak görülür. Bu etkiyi bastırmak için harcanan çaba ile, kişisel ifadenin tüm biçimleri uyarılır. Düşünme sistemleri yerine getirilmiş, böylece toplumun bireysel üyelerinin kendi başlarına düşünmelerine gerek kalmaz. “Junkçu bir bakış açısıyla kolektif bilinçsizlikle yer değiştirmiştir.”

“Bireyin öncelikli bağlığı devlete yöneldiğinden beri, din hoş görülmemektedir. Özünde skandal kabul edilen her şeyin eliminasyona uğramasıyla, cinselliğin böyle bir toplumda nasıl bastırıldığını görmek çok kolaydır. Faşizmin idealleri bireysel düşüncenin yerini aldığından beri, başkaları için sorumluluk bırakılmıştır. “Durdurulmuş gelişme” durumunda yaşayan bu vatandaşlar, daima ergen olarak kalacaktır.”

Amarcord’daki karakterlenin hepsi sabit durumun belirtisidir. Amarcord, köyün delisi olan Guidizio’nun (I Vitelloni’de de olan bir karakterdir) monoloğu ile açılır. Guidizio’nun, gelmekte olan baharı işaret eden, şeytan topları üzerine anektodu, kasabalıların cehaletlerini, rituelleri üzerinden ifade etmektedir. Daha sonra dev şenlik ateşi ile birlikte, kasabanın başka bir rituelini görmüş oluruz. Şenlik ateşi, kullanışlı bir amaca hizmet etmemektedir ve faşizmin görüntüsünü kuvvetli tutan ayinsel davranışların bir başka örneğidir. Filmin sonlarına doğru, belki de hepsinden daha büyük bir seramoniyi: “Rex” adlı geminin gelişini görüyoruz. Rex Faşist yönetimin, İtalyan vatandaşlarına gurur ve güven aşılamak için inşa ettirdiği bir yolcu gemisidir. Faşizmin büyük potansiyelinin sembolü olarak kullanılmıştır. Rex’in gelişinin haberleri Rimini’ye ulaştığında, kasabalılar geminin görkemine ilk elden tanıklık etmek için kayıklara doluşurlar. Fellini Rex sahnesini spesifik biçimsel tekniklerle çeker. İlk başta, kasabalıların kayıkları suda özgürce seyretmektedir. Havanın kararmasıyla birlikte, sahne açık şekilde sette yapılan bir çekim halini alır. Su, parlak plastik bir çarşafla, arka planda dümdüz boyanmış bir duvarla yer değiştirir. Boyayla yapılmış gemi görüntüsünün arkasından güçlü parlak ışıklar çıkmaktadır. Elbette bu, doğal olmayan bir set dizaynıdır ve faşizmin hilekarlığını kanıtlamak için kasıtlı olarak yapılmıştır. Sahnenin bu şekilde çekilmesi Rex’in prodüksiyonunu ucuza mal etmekten çok, faşistlerin yanıltıcı aygıtlarıyla, hassas noktalarından faydalanarak etkiledikleri kasabalıları sergileme amacındandır.

Ancak, yalnızca faşizme göre konuşmak, filmin insani tarafını reddetmek olur. Amarcord’daki mizahı sağlayan, cazibesini veren hatta savunma mekanizması görevi görüp, gündelik yaşamı karnavalvari bir kutlamaya döndüren de, filmdeki karakterlerin kendisidir.

Fellini’nin bir çocukluk arkadaşının ismini verdiği Titta, okulda ve evde başını çeşitli belalara sokmaktadır. Arkadaşlarıyla birlikte, ders esnasında şakalar yapmak ve arabada mastürbasyon yapmak gibi hınzırlıklarla günlerini geçirirler. Rahibin mastürbasyon için verdiği cezada, Fellini kiliseyi, faşizmin beslendiği baskının kaynağı olarak göstermiştir. Cinsel keşfin bir diğer sahnesinde Titta, sinema salonunda Gradisca’yı baştan çıkarmaya çalışmaktadır. Sürekli yer değiştirerek kadına oldukça yakınlaşmıştır. Sahne, kasabadaki cinsel bastırılmışlığı gösterir. Sinema salonunun karanlığındaki kurulum, gizli kalması gereken cinsel dışavurumu öne çıkarmaktadır. Gradisca karakteri güzelliğiyle tüm kasabanın hayranlığını kazanmış ve bir nevi şöhret statüsündedir. Onu, Greta Garbo ile kıyaslayıp sürekli zerafetini överler. Görünür olan şudur ki; Gradisca kasabalıların kişisel arzularını temsil etmektedir. Onlar bu arzularını Gradisca’ya yansıtarak onu, romantik bir şekilde faşizmin temsil ettiği her şeyin bir antitezi olarak görürler. Filmin sonunda Gradisca,  diğerlerinin kendisinden beklentisine neredeyse bir meydan okumada bulunarak, faşist bir subayla evlenir.

Tüm kasabalıların anılarına ve hayallerine dair kolektif bir mekan olan Grand Otel vardır. Bir Arap şeyhinin yanında haremi ile birlikte otele geldiği sahne, bu mekanın bir zamanlar sahip olduğu tüm ihtişamı gözler önüne sererek, oteli cazip hale getirmektedir. Kasabalılar, geçmişte pek çok cinsel kaçamağın mekanı olmuş otel hakkında hikayelerini paylaşmaktadırlar. Bilinçaltına gömülmüş olan, unutulan özgürlüğün ve cinsel sembollerin kalıntısı olan otel, ıssız ve terk edilmiş haliyle, fantezilerin kaynağı olmuştur.

Bu sahneyi hemen ardından “rex” sahnesinin takip etmesi de, baskıcı güçlerin potansiyelinin bireysel akıldan bütün bir topluma aktarıldığını ima eder. Rex’in gelişi sırasında ağlayan gözlerle “Viva L’İtalia” diye bağıran insanlar, cinsel dürtüleri için uygun bir yol bulmakta başarısız olmuştur.

“Rex” sahnesi tüm kasabayı sisin bastığı sahneden önce gelmektedir. Bu sahneyi takip eden sis sahnesinde, Titta’nın büyükbabası siste yolunu kaybetmiştir. Eve dönüş yolunu ararken okuldan çıkmış olan Titta’nın yanından geçer. Sis; psikoanalitik olarak da yorumlanabilecek şekilde, faşizmin altında işleyen gizlik perdesinin çok açık sembolüdür. Sis içinde kaybolan kasaba, bilinçaltı olarak görülebilir. Sis, hem kasabalılar hem de izleyici için tanıdık olan kasabaya, yabancı ve kafa karıştırıcı bir his vermiştir. Artık burası yön bulmanın zorlaştığı yabancı bir mekandır. Sahnede, Titta’nın yoluna çıkan bir boğa da dahil olmak üzere, hayvanlar görülmektedir.

Hayvanlar; bilinçaltında ilkel ve içgüdüsel bir bakış açısını temsil eder.Titta ve arkadaşları okula giderken dolambaçlı yoldan önüne geldikleri Grand Otel’i gözetlerler. Otelin görkemine hayran kalırlar ve eğer otelde konuklar olsaydı, onların yapacağı gibi balo salonunda dans ederler. Cinsel fantezileri sembolize eden otelin, filmde ilk defa kapıları açıktır. Bu sahne kasabanın cinselliğin bastırıldığına ve ancak bilinçaltı vasıtasıyla bu bastırılmışlığa ulaşılabileceği fikrini kuvvetlendirmektedir.”

Bastırılmış cinselliğin sonuçlarına dair en uç örneklerden biri, Teo Amca’dan gelmektedir. Titta’nın amcası olan orta yaşlı Teo, akli dengesi yerinde olmayan bir adamdır. Bir gün Titta’nın ailesi Teo’yu piknik yapmak için kırsala götürmeye karar verir. Her şey iyi giderken Teo, bir ağaca tırmanır ve aşağı inmeyi reddeder. Avazı çıktığı kadar “ben kadın istiyorum!” diye bağırır. Aile, bir taraftan hastaneyi ararken, diğer yandan Teo’yu, tatlı sözlerle ağaçtan inmeye ikna etmeye çalışır. Hava kararmak üzereyken bir ambulanstan inen, aşırı kısa boylu hemşire, Teo’yu böyle bir duruma düşüren baskıcı gücün temsilcisidir. Hemşireyi gören Teo bağırmayı keser ve ağaçtan aşağı iner.

Filmin sonlarına doğru, kar fırtınası sırasında bir tavus kuşu açıklanamaz şekilde kasabanın üstünde uçar ve bir çeşmeye iniş yapar. Titta ve arkadaşları tepelerinde uçan kuşu gördüklerinde, Gradisca ile kartopu savaşı yapmaktadırlar. Sonra civardaki diğer insanlar da dışarı gelip tavus kuşunu kendi gözleriyle görmek isterler.

İnsanlar şaşkınlıkla seyrederken tavus kuşu, kuyruğunu tüm gösterişiyle açar. Orada bulunanlar için tavus kuşu; faşist yönetim altında uzun zamandır unutulmuş olan bir ideali, “lüksü” temsil eder.

Bu kasabalıların Gradisca’ya karşı duydukları hayranlıkla aynıdır. Gradisca bile bu güzel yaratık karşısında hayrete düşer ve gülümser. Tavus kuşu faşizmin yasakladığı her şeyi somutlaştırmış görünmektedir. Güzeldir, cesurdur ve kuyruğunu açarak çekiciliğini göstermekten hoşlanır görünmektedir. Fellini’nin faşizm üzerine en kapsamlı çalışmasını, Mussolini rejimi devrildikten tam otuz yıl sonra yapmış olması da şaşırtıcıdır.

Çoğu sinemasevere göre, Bernardo Bertolucci’nin en büyük başyapıtı olan “İl Conformista” yani “Konformist”, siyasete ve cinsiyetçiliğe dair tartışmalı konuları ele alarak, sinema tarihindeki  en etkileyici ve karmaşık karakter çalışmalarından birini sunar. “Konformist” 1920 ile 1943 yılları arasında İtalyan Faşizminin yükselişi ve çöküşü sırasında geçen bir hikaye anlatır. Bunu yaparken de; İtalyan Toplumu’nda olup bitenleri saplantılı şekilde normal ve kabul edilebilir görme eğiliminde olan ana karakter Marcello Clerici üzerinden bir tezatlık yaratır.

İnanmadığı halde İtalyan Faşist Hareketine katılmış, aşık olmadığı halde sıkıcı ve donuk bir ev kadını ile nişanlanmıştır. Aslında istediği topluma uyum sağlayarak kabul gören biri olmak ve geleneksel bir yaşam sürmektir. Marcello zayıf ve kolay etkilenen bir kişiliğe sahiptir. Bu ruh halinin temelinde, çocukken yaşadığı eşcinsel bir deneyimin etkileri vardır.

Alberto Moravia’nın aynı adlı romanından uyarlanan filmde Marcello’nun sadık şoförüyle beraber, bir zamanlar üniversitedeki hocası olan faşizm karşıtı profesöre suikast düzenlemek için çıktığı yolculuk anlatılır. Ancak “Konformist”, sadece sıradan bir adamın gizemli ve karmaşık karakteri üzerine dahiyane bir analiz sunmakla kalmaz, bir bireyin sırf topluma uyum sağlamak uğruna, kendi değerlerini nasıl kurban edebildiğine dair iyi bir örnek gösterir. Film, mimarisi, tarihsel dekoru hatta kullanılan otomobilleriyle 1930’ların İtalya’sını  gösterirken, mükemmel bir sinematografi kurar. Konformist kendisinden önceki çoğu örnekle kıyaslandığında; politika ve cinsiyetçiliğe dair daha sert mesajları barındırır. Filmin ana karakteri Marcello, kendisini korumak uğruna kolaylıkla başka insanları harcayabilecek bir kişilik olarak yansıtılır. Kendisine karşı da hiçbir zaman dürüst olmadığı için, mutlu ve dürüst bir yaşam süremeyen boşluktaki bir adamdır.

Filmin finalinde, Benito Mussolini ve faşist rejimin düşğü 1943 yılına gelinir. Geleneksel yaşam tarzına uygun olarak, karısı Giulia ile bir de kız çocukları vardır. Kızını yatağına yatırıp odadan çıktığında Giulia ona, eski arkadaşı ve bir faşist olan Italo’nun aradığını ve kendisiyle buluşmak istediğini söyler. Kocası için endişelenen Giulia, ona Paris’te bulundukları zaman Profesör Quadri’nin kendisine Marcello’nun faşist gizli polis teşkilatı için çalıştığını söylediğini itiraf eder. Hatta profesörün, bu yüzden kendisine ondan ayrılmasını tavsiye ettiğini de söyleyen Giulia sadakati ve sevgisi yüzünden bunu yapmadığını belirtir. Giulia’nın kendisi için endişelenmesi karşısında Marcello ona “ben ne yaptım ki?”, “sadece görevimi” der. Giulia’nın, neden Italo ile buluşmaya gitmekte ısrar ettiğini sorması üzerine ise “bir diktatörlüğün nasıl yıkıldığını görmek istiyorum!” diye cevap verir.

Yıkılan diktatörlük ile “yüzleşmesi” ise; eşcinsel oldukları belli olan ve bir sokak aralığında samimi şekilde sohbet eden iki adamdan birinin, çocukken kendisine tacizde bulunan Lino olduğunu fark etmesi ile olur. Onun bir homoseksüel ve faşist olduğunu yoldan geçenlere haykıran Marcello, ayrıca profesör Quadri ile karısı Anna’yı öldürenin de Lino olduğunu söyler. Faşizm adına kendi işlediği suçların tek tek tarihlerini sayarak “o gün ne yaptın? Bunu bilmeliyim!” diye Lino’yu sorgular. Bunun üzerine hızla koşarak uzaklaşan Lino’nun ardından, Italo’nun da faşist olduğunu insanlara haykırır. Italo’nun tüm yalvarmalarına rağmen gözü dönmüş şekilde onu ifşa eden “konformist”, devrimi marş söyleyerek kutlayan bir kalabalığın Italo’nun etrafını sarması ve onun da kalabalığa karışması ile boş sokakta yapayalnız kalır.

Emre Tanç
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort