SON DAKİKA

“Miadını doldurmuş iki model” ve Tayfun Atay’ın çıkmazı

Bu haber 02 Ekim 2017 - 13:47 'de eklendi

@EmrahCilasun

İki sene evvel yayınlanan (ve pek yakında yeni bir baskısı yapılacak olan) Yeni Paradigmanın Eşiğinde ‘BEDİÜZZAMAN’ EFSANESİ ve SAİD NURSÎ GERÇEĞİ başlıklı kitabıma “Bugün toplumsal hayatın din tarafından şekillendirildiği bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Günübirlik yaşamın içerisinde başta kadınlar olmak üzere bütün toplumun baş döndürücü bir süratle din tarafından çembere alındığına şahit olmaktayız. Sanattan bilime, eğitimden siyasete kadar dinin toplum üzerinde bir üstyapı kurumu olarak oynadığı rol ve bu rolü
perçinleyen, siyaset sahnesinin sağ ve sol aktörleri tarafından dine atfedilen önem”
e dikkat çekerek başlamıştım.

Tabii ki “dinin rolü”nü perçinleyenler sadece siyasi aktörler değil. Profesör ve akademisyen enflasyonunun yaşandığı Türkiye’de çakmalarını saymazsak, “dinin rolü”ne maalesef pozitif atıfta bulunan bilim insanları da var. (Mesela geçen yazımda Said Nursi bahsinde üzerinde durduğum bilim insanı Şerif Mardin gibi).

“En tehlikeli deli, akıllı numarası yapan delidir” misali, siyasi aktörün değil ama bilim insanının, dine ve onun toplum üzerindeki etkisine karşı (hele hele Türkiye gibi bir ülkede) bayrak açmaması acıdır. Üstüne üstlük bilim insanı bir de “sol” olma iddiası taşıyıp, ister dolaylı ister dolaysız din övgüsü yapıyorsa durum daha da vahim bir hal almaktadır.

Şimdi böyle bir bilim insanının kaleme aldığı bir kitap hayal edin ve ilk sayfasını okumaya başlayın:

“Müslüman bir ülkede yaşayıp da tekbiri bilmemek ya da duymamış olmak hemen hemen imkansızdır. Tekbir, Allah’ın yüceliğini, eşsizliğini ve büyüklüğünü özellikle ‘mağrurlar’ karşısında vurgulayan, hatırlatan söz, ‘Allahuekber’ olarak hayatın içinde yer alır.

Bu sözün yumuşaklık ve sükûnetle, nağmeli ve uyaklı olarak ramazanlarda, kurban bayramlarında, mevlütlerde okunuşunu işitmemiş çok az insan olsa gerektir:

‘Allahuekber, Allahuekber. La ilahe illallahü vallahüekber, Allahuekber ve Lillahi’l-hamd…’

Bizim aşina olduğumuz tekbir buydu. İbadette, zikirde, mevlitte, evde, camide, cenazede karşımıza çıkan, tevekküle ve tevazuya çağıran bir şükür ifadesi…

Lakin bu memlekette tekbirden söz edilince akla bu deyişin geldiği günler gerilerde kaldı.

Tekbir, tevazunun değil tehdidin, şükrün değil şiddetin, sevginin değil husumetin aracı bir ‘slogan’a dönüştürüldü.” (Tayfun Atay, Parti, Cemaat, Tarikat, Can Yayınları, İstanbul, 2017, s. 19) (Vurgular, Atay’a ait)

Efendim, yanlış okumadınız. Yukarıdaki sözler, Milli Gazete’deki köşesinden İslami çevrelere, “ah, ah nerede o eski güzel İslam” tadında yazılarıyla ayar veren, 1969’daki Kanlı Pazar’ın müsebbiplerinden Mehmet Şevki Eygi’ye ait değil.  Ankara Dil-Tarih’de ve ODTÜ’de öğretim üyeliği yapmış Tayfun Atay’a ait.

Bir bilim insanı olarak Atay’ın, okuyucuyu, diğer semavi dinler gibi İslamiyet’in de kölecilik, feodalizm, baskı, sömürü, talan ve fetih üzerine bina edildiği gerçeğiyle aydınlatmayıp bilakis, bu özelliklerin simgesi olan tekbiri parlatmaya çalışması esef vericidir. Zira Atay’a göre “tekbir, ‘rıfk’ (yumuşaklık) şefkati telkin etmekten çıkıp ‘huşunet’ (haşinlik) ve şiddeti kışkırtır bir siyasal araç” yapılmıştır. (Age, s. 20)

Aslında baştan sona Tayfun Atay’ın kitabı adeta,  AKP’ye ilkin umut bağlayıp, sonra hayal kırıklığına uğramışların manifestosudur.

Kimdir bu hayal kırıklığına uğramış olanlar?

Mustafa Kemal ve generallerin “muasır medeniyet”e (siz onu emperyalist talan diye okuyun) dahil olma vaadini yerine getiremeyince hayıflanan, bu vaadin gerçekleşmesini vaktiyle Menderes’ten, Özal’dan daha sonra da  AKP’den bekleyen, kimi seküler şehir küçük burjuvazisi ve orta sınıflardır.

Neredeyse bu sınıfların bir sözcüsü gibi Atay’ın şu sözleri bahsi geçen beklentinin itirafı gibidir:  “Liberal-kapitalist ve ‘seküler’ bir İslamın imkân dahilinde olduğu umudunu arttırma yolunda bir arayıştı AKP.” (s. 21) Bu itiraf, 2002 Türkiye’sinde AKP’nin –Samuel  Albert’in de dediği gibi- “daha alt sınıflardan korkan ve sadece kendi ihtiyaçlarını umursayan liberaller tarafından desteklenmiş” olduğunun ispatıdır.  Ama hepimizin bildiği gibi güvenilen dağlara kar yağmıştır!  Nasıl mı? Atay’ı okumaya devam edelim:

“AKP, ‘İslam ile demokrasi’ düşünü totaliter bir tek adam rejimine ‘dinbaz’ca tahvil eden siyasi pratiğin adı olmaya doğru yol tuttu.” (s. 22)

Aslında 2000’lerin başından itibaren Türkiye’de liberaller ile İslamcılar arasında yapılan “izdivacın”, bu liberal umut ile hüsranın; “aşk ve nefret” kokan hikayenin (Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi) mantığını anlamak için Albert’in, “Mısır, Tunus ve Arap Ayaklanmaları: Nasıl Açmaza Düştüler ve Bu Açmazdan Nasıl Çıkabilirler” başlıklı yazısına başvurmakta fayda var:

“Liberaller, cebir ve yolsuzluk üreten ‘ceberut’ devlete karşıymış gibi gözükmeyi pek severlerken aynı devletin, yabancı sermaye ve uluslararası pazarların ağına iyice dolanmasını önerirler. Onlara göre, yabancı sermaye, uluslararası pazarlar ve “ceberut” devlet arasındaki ilişki diyalektik olmaktan çok reeldir. Liberaller açısından sistem, toplumda ‘düşman’ diye tanımladığı güçleri, doğru değerlendirip gözden geçirecek
olursa; bu temelde toplum eski ‘düşman’, yeni aktörlerle rektifiye edilirse;
huzur ve istikrar içerisinde, yabancı sermayeyle ve uluslararası pazarlarla yola devam etmenin önündeki engeller kalkmış olur.”
(LİNK)

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de liberallerin hayali hüsrana uğradı. “Enseyi karartmadan” kendilerine rol biçtikleri, düzeni “yeni aktörlerle rektifiye” hayalleri yerini “totaliter bir tek adam rejimi” çığlıklarına bıraktı. Oysa emperyalist mali sermayenin de desteğini alarak İslamcılar ve liberalller , toplumsal üretimin şahsi gasbı (kapitalist altyapı) üzerine “izdivaç” müessesi kurmak istemişlerdi. Lakin aktörler arası rekabet, bağımsız ve özerk olma özelliğine sahip üstyapıya (kültür, din, ideoloji vb.) yansıdı ve kaçınılmaz olarak çatırdadı. Ve Albert’in şu gözlemi fazlasıyla gerçekleşmiş oldu:

“İslamcılık kendi mantığına sahip. Müslüman Kardeşler ve Ennahda, Selefi köktendinci köklerinden uzaklaştıklarını söyleseler de din bir kez manevi değerlerin ve politik meşruluğun temel kaynağı haline getirildi mi, o zaman İslamcılığın değişik varyasyonları arasındaki ayrım çizgileri de silikleşmektedir. ‘Ilımlı İslam’ın model ülkesi olduğu varsayılan Türkiye’de dahi AKP hükümeti, içinde ve dışında ‘aşırı’ formların şahlanması ve yükselişe geçmesinin önüne geçememiştir. AKP’nin ekonomik ‘başarıları’, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın projesi için Türkiye toplumunun zorla daha da İslamileştirilmesini gerekli ve zorunlu kılmıştır.” (Samuel Albert, age.)

İşte bu ortamda AKP, Şerif Mardinleri, Nilüfer Göleleri ve diğerlerini “hadi oradan! Sizin akıldaneliğinize ihtiyacım yok” dercesine, “kamusal alan”ın tedavülünden kaldırdı. Bunlardan geriye kalan Atay ise anlaşılan iki konuda hala ısrar etmektedir.

Birincisi, Atay’a göre “AKP, neredeyse 20 yıl yol alan iktidarı süresince bu memlekette yapıp, ettikleriyle dine sahip çıkmaktan ziyade dinin elden gitmesine, onun değerinin bir hayli aşınmasına yol açtı. AKP, dinle oynadı.” (s. 24. Vurgu bana ait)

Tayfun Atay, bildiğim kadarıyla Diyanet İşleri’nde çalışan bir memur değil. Meslekten bir antropolog.  Yani bir bilim insanı! Bu satırları okuyunca insanın aklına Napoleon’un şu veciz sözü ve ardından da o sözü aktaran Bob Avakian’ın sarih tespiti gelmektedir: “Toplumun üst katmanları eşitsizlik olmadan var olamaz. Eşitsizlik onu meşru kılan bir ahlak olmaksızın sürdürülemez. Ve bu ahlak da din olmadan sürdürülemez. Dinin ‘Napoleoncu’ rolünü oynamasının temel yöntemlerinden biri bir yandan halk kitlelerini sömüren ve ezen egemen sınıflara hizmet eden birleştirici bir efsane sağlamak, bir yandan da doğadaki ve toplumdaki olayların gerçek nedenlerini, köklü değişimin dayanaklarını ve mümkün olduğunu öğrenmesini engellemek için kitleleri cahil bırakmaktadır.” (Bob Avakian, Aklı Özgürleştirmek ve Dünyayı Kökten Değiştirmek İçin Tüm Tanrılardan Kurtulun, El Yayınları, İstanbul, 2014)

Dolayısıyla bir bilim insanı, hatta bir “solcu” olarak Atay’ın, okuyucuyu dinin baskı ve sömürü dünyası açısından sahip olduğu muhteva ve oynadığı rol hakkında aydınlatmayıp bilakis, AKP’ye karşı din savunusuna girmesi ve dini kutsaması, baskı ve sömürü dünyasını kutsamaktan başka bir şey değildir.  Tek kelimeyle, fecaattir. Hal böyle olunca, İslamcılarla münakaşasında Atay’ın yegane normu İslam dini olmakta ve bilimin kıblesi yerini, dinin kıblesine bırakmaktadır. Öyle ki mesela bir makalesinde kaleme aldığı şatafat ve israf bahsinde Atay’ın normları, Sümeyye Erdoğan’a karşı Hz. Fatıma, Tayyip Erdoğan’a karşı Ayetullah Humeyni olmaktadır. (LİNK)

Öte yandan din savunusunun yanı sıra Atay’a göre, “İslamofobi yanlıştır ve kabul edilemez, tamam. Ama İslamofaşizm oldukça da İslamofobi haksız demek o kadar kolay değildir.” Atay’ı tutabilene aşk olsun! Zira hızını alamayan yazar, devamla şu tespiti yapar: “Türkiye, 2001 yılında vuku bulan ve tüm dünyada İslamofobiyi patlatan ’11 Eylül’ hadisesinin ardından İslam ve liberalizmin, İslam ve sekülerizmin imkan dahilinde olduğuna dair tüm dünyada neredeyse emsalsiz tek ülke durumundaydı. 2002’de iktidara gelen AKP’yi tüm dünyanın gözünde umut olarak tutan nokta da buydu.  Ancak bu umudu boşa çıkaracak şekilde toplumu ‘zorla dindarlaşma’ya yönelik politikalarıyla feci bir kültürel kutuplaşma yaratarak bir yandan İslamofaşizmi kışkırtıp öte yandan İslamofobiyi kamçıladılar.” (s. 89)

Bu akıllara durgunluk veren satırları irdelemeden evvel bir tespitte bulunmamız gerekiyor. İlginçtir “solcu” Atay’ın lügatında zinhar “emperyalizm” kavramına yer yoktur.  Burada bahsi geçen “emperyalizm”, Kemalistlerin ve hatta İslamcıların gönüllerinde yatıp da bir türlü olamadıkları için, milliyetçi dürtülerle ağazlarına pelesenk ettikleri “emperyalizm” değildir. Bilakis burada vurgulanan “emperyalizm sadece bir küfür ya da politikalar bütünü değildir. Emperyalizm; yalnızca ABD ve genel olarak ‘Batı’ gibi ev sahibi ülkelerde değil, aynı zamanda tüm dünyada da ekonomilerin ve politik yapıların tekeller ve finansal kurumları tarafından kontrol altında tutulmasıdır. Bu sistemin adıdır emperyalizm. Bu sistemde emperyalist tahakküm altında bulunan ülkelerin ekonomileri –ve bu ülkelerdeki insanların hayatları- emperyalist ülke merkezli sermaye birikimlerine tabidir” (Samuel Albert, age.)

“Solcu” Atay için dünyada böylesi bir emperyalizm ve kapitalist üretim ilişkilerinin beraberindeki çelişkiler söz konusu olmadığı için, “İslamofobi” de “İslamofaşizm” de adeta AKP’nin işidir. Kitabın ortasından konuşacak olursak, böylece yazarımız aslında burada tercihini emperyalizmden yana yapmakta ve bizi de ikna etmeye çalışmaktadır. 2002’de umudunu AKP’ye bağlayan yazar, 2017’de AKP’den kurtulmak için umudunu emperyalizme bağlamaktadır. Bunun neden kabul edilemez olduğunu, daha da önemlisi, böylesi bir tercihin nelere mal olacağını gelin, yıllar evvel emperyalizmle-İslam köktenciliği üzerine kaleme aldığı “miadını doldurmuş iki model” başlığı altında analiz eden Yeni Komünizm’in mimarı Bob Avakian’dan okuyalım:

“Şu anda dünyadaki ülkelerin ve halkların büyük çoğunluğu ve özellikle Üçüncü Dünya’dakiler emperyalist hegemonyanın dayattığı aşırı yoksulluk, sömürü, kitlesel göç ve çalkantılara maruz kalırken, tek bir emperyalist süper güç dünyaya hükmediyor. Günümüz dünyasında bu çelişkilerin dışavurumlarından biri emperyalist küreselleşme ve yarattığı etkiler ile Cihat yanlısı İslâmî köktendincilik arasındaki karşıtlığın karşılıklı olarak güçlenmesidir…

Bir yanında Cihat diğer yanında Küreselleşme ve Küresel Haçlı Seferi bulunan bu mücadelede, insanlığın sömürgeleştirilmiş ve baskı altına alınmış katmanları arasındaki tarihsel olarak miadı dolmuş kesimler ile emperyalist sistemin tarihsel olarak miadı dolmuş egemen katmanlarını görüyoruz. Bu iki gerici kutup karşılıklı mücadele içindeyken bile birbirini güçlendiriyor.  ‘Miadı dolmuş’ bu güçlerden herhangi birinden yana taraf olduğunuz takdirde, her ikisini de güçlendirmiş oluyorsunuz. 

Bu, İslami köktendinciliğin Hıristiyan köktendincilikten daha beter olduğu şeklindeki görüşün niçin yanlış olduğunu ve bu görüşün ‘emperyalist sistemin tarihsel olarak miadı dolmuş egemen katmanlarını’ nasıl desteklediğini açıkça göstermektedir. ‘Miadı dolmuş’ bu ‘iki güç’ konusunda şunları da vurgulamıştım: İnsanlığa zarar veren ve daha büyük zararlar vermeye devam eden, insanlığı tehdit etmiş ve daha da büyük tehditler savurmayı sürdüren bu olgunun ne olduğundan emin olmak önemlidir. Bu kesinlikle ‘emperyalist sistemin egemen katmanı’dır.” (LİNK)

emrah-cilasun

Emrah Cilasun
Emrah Cilasun[email protected]
Yazar ve çevirmen.
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort