SON DAKİKA

Kült Filmlerin Auteur’ü: John Carpenter

Bu haber 20 Ağustos 2017 - 0:22 'de eklendi

Emre Tanç

İnsanı hipnotize eden basit ritimlerle yapılan elektronik müzik eşliğinde giriş ve filmin ilk saniyesinden itibaren kurulan gergin bir atmosfer. Çoğu zaman açılış sahnesinde ortalama bir Amerikan Kasabası veya büyük şehrin banliyösu olduğu belli edilen, kasvetli binaların görüntüsü. Bunlar, korku ve gerilim sinemasının sembol ismi John Carpenter’ın, adeta markalaşan tarzının ilk göze çarpan özellikleridir. Hollywood’un en şahsına münhasır isimlerinden Quentin Tarantino’nun bile ilham aldığını söylediği, John Carpenter’ın yönetmenlik özelliklerini bu kadar çekici hale getiren nedir?

Henüz çocukluk yıllarında Fred M.Wilcox imzalı “Forbidden Planet” filminden çok etkilenen Carpenter, Güney California Üniversitesinde Sinema eğitimi alır. Çok genç yaştan itibaren bilimkurgu ve korku türünde kısa filmler çeker.

1974’de çektiği “Dark Star”ın ilhamını veren de Forbidden Planet filmidir. Ancak Dark Star’ın tam bir saygı duruşu niteliğini taşıdığını söylemek mükün değildir. Forbidden Planet’ veya Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’inde sunulan uzay gerilimini Dark Star’daki kara komedi unsurlarıyla sentezleyerek alışagelmişin dışına çıkar. Film ticari bir başarı elde etmese de, Carpenter’ın çok küçük bütçeyle iyi bir iş çıkarabilme yeteneğiyle, pek çok yapımcının dikkatini çekmesini sağlar.

Dark Star’ın ardından, 1976’da acımasız bir çetenin Los Angeles’ın varoşlarındaki bir polis karakoluna saldırmasını konu alan “Assault on Precinct 13” gösterimi sırasında fazla ilgi çekmez. Ancak birkaç festivalde gösterilmesinin ardından, film hakkında pek çok eleştiri yazılır ve bir kült haline gelir.

John Carpenter’a sinema tarihindeki yerini veren film ise, 1978’de çektiği “Halloween” olur. Tüm dünyada büyük bir izleyici kitlesi edinecek olan bir serinin ilk filmi olan Halloween, çoğu sinema otoritesine göre “slasher” alt türünün doğduğu filmdir. (Bazı eleştirmenler Bob Clark’ın yönettiği 1974 yapımı “Black Christmas” ın ilk slasher film olduğunu savunurlar) Bununla birlikte, sinema tarihindeki en başarılı bağımsız filmlerden biridir.

Kesintisiz tek plan çekimle, izleyiciyi Myers’ların evinin etrafında dolaştıran Carpenter, daha filmin ilk sahnesinde slasher tarzda bir filmde, gerilimin nasıl kurulması gerektiğini gösterir. Evin etrafında gezdikten sonra yönetmenin kamerasıyla birlikte içeri giren izleyici, odasında giyinmekte olan bir kadının acımasızca bıçaklanarak öldürülüşüne tanık olur. Tek plan açılış sekansının hemen ardından gelen sahnede Carpenter, katilin masum görünüşlü küçük çocuk olduğunu açıklar. Bu çocuk filmin ilerleyişi içerisinde maskeli psikopat katil Michael Myers olarak dönecektir.

Günümüz sinema izleyicisinin steadycam ile tek plan çekimlere alışkın olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Halloween’in açılış sahnesi o kadar da etkileyici gelmeyebilir. Ancak film sadece 325 bin dolar bütçe ile çekilmiştir. Üstelik açılış sahnesi son gün çekilir. Carpenter’ın sahneyi daha geleneksel ve kolay bir yöntemle çekecek kadar sinema bilgisinin olmadığı düşünülemez. Ancak buna rağmen, son derece ağır film kamerasını, kamera operatörüne yükleyerek onu Myers evinde gezdirir. Mutfağa girerken, merdivenden çıkarken, film ekibi aceleyle onun peşinden giderek ışıkları ve diğer ekipmanları taşır.

Halloween’in açılış sahnesi Carpenter’ın kamerayı kullanarak filmin fiziki mekanını gösterme özelliğinin gözler önüne serer. Carpenter’ın, pek çok filminde birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Dean Cundey’in onun çekimlerinin anahtarı haline gelmesi de Halloween ile birlikte olur. Yaratıcı ışıklandırma teknikleri, uzun tek plan çekimler ve yönetmenin kamera hareketleri Halloween’e aynı yıllarda çekilen düşük bütçeli korku filmleri arasında, pek de görülmeyen sofistike bir özellik katar. John Carpenter’ın çektiği Halloween’in ardından Michael Myers’ın saçtığı dehşeti anlatan dokuz film daha yapılır.

1980’de, bir sisin içinden çıkan zombi benzeri kötü ruhların kasaba halkından intikam almasını anlatan “The Fog”, Carpenter’ın kar eden ilk filmi olur ve son derece olumlu eleştiriler alır. Bunu 1981’de, filmin bütçesini telafi eden bir gişe başarısı yakalayan ve yine eleştirmenlerce olumlu karşılanan “Escape From New York” takip eder. Filmde suç oranının olağanüstü derecede artması karşısında ABD Hükümeti çareyi, New York’un etrafını duvarlarla örerek dünyanın en büyük hapishanesi haline getirmekte bulmuştur.

Solcu militanlar tarafından kaçırılan ABD Başkanı’nın uçağı New York’a düşer ve başkan kazadan kapsülle kurtularak şehirde bir yere iniş yapar. Başkanı tehlikeli suçlularla dolu şehirden kurtarma görevi gönülsüz kahraman Snake Plissken’a verilir. Bu filmde, favori oyuncusu haline gelen ve Kurt Russell’la ilk defa birlikte çalışır.

Bir yıl sonra başrolünde yine Kurt Russell’ın olduğu ve on milyon dolarla o güne kadarki en yüksek bütçeli filmi olan “The Thing”i çeker. Yıllandıkça bir korku kültü haline gelmesine karşın, “The Thing” gösterime girdiği tarihte gişede karşılık görmez ve yapımcılarına zarar ettirir. Bu durumda, filmin özel efektlerinin kalitesizliğinin eleştirmenlerce vurgulanmasının payı büyüktür.

Bir Stephen King eserinden uyarladığı 1983 yapımı “Christine”de, The Thing’e nispeten daha iyi bir gişe başarısı elde eder. Seksenlerin başına çok hızlı giriş yapan John Carpenter 1985’e kadar her yıla bir film sığdırır. 1984’te çektiği, başrolünde Jeff Bridges’ın rol aldığı “Starman”, uzaylıların dünyaya gelişi ve klonlama konularını ele alan bir bilimkurgudur.

1986’da, yine başrolü Kurt Russell’a verdiği “Big Trouble in Little China” nın, absürdizmi kara komedi unsurlarıyla birleştiren Carpenter’ın, sinema kariyerinde ortaya çıkardığı en uçuk film olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kamyonunun peşine düşen Jack Burton’ın, San Francisco’nun Çin Mahallesinde çeteler ve mistik güçlere karşı verdiği mücadeleyi anlatan “Big Trouble in Little China”, gişede kelimenin tam anlamıyla hezimet yaşar.

Yaşadığı gişe başarısızlıklarının ardından düşük bütçeli film yapmaya dönen John Carpenter 1987’de “Prince of Darkness”ı çeker. Yazılan olumsuz eleştirilere rağmen, seyircinin ilgisini çeken film, Carpenter’a lakabını da kazandırır. “Karanlıklar Prensi” olarak anılmaya başlamasıyla, tarzı ve sinema dili artık seyircinin gözünde iyiden iyiye oturmuştur.

1988’de Ray Nelson’ın “Sabah Saat Sekizde” isimli öyküsünden uyarladığı “They Live” ideolojik boyutu ve politik göndermeleriyle filmografisinde ayrı bir yere sahiptir. Bir sistem eleştirisi olan film, tüketim toplumunu ve kapitalizmin insanları nasıl uyuşturduğunu zekice bir anlatımla aktarır. Filozof Zizek’in de favori filmleri arasında gösterdiği ve “The Pervert’s Guide to the Ideology” belgeselinde analizini yaptığı “They Live”, seyirciden ortalama bir ilgi görür.

1992’de “Memoirs of Invisible Man” ve 1994’te son derece orjinal bir konusu olan “In The Mouth of Madness” gibi filmler çekerek doksanlara giriş yapan Carpenter, 1995’te yine uzaylı tehditini ele alan “Village of the Damned”ı çeker. “Escape From New York”un devamı niteliğinde 15 yıl sonra çektiği “Escape From LA” 50 Milyon dolarlık bütçesiyle o güne kadarki en yüksek bütçeli filmi olur. Film kült haline gelmiş olan Escape From New York’un hayran kitlesini memnun etse de, o filmin üstüne fazla bir şey koymaz.

Carpenter’ın tarzı 1998’deki “Vampires” ve 2001 yapımı “Ghosts of Mars” gibi filmlerle pekişir. Bu filmlerin ortak özelliği ise gişede başarısız olup piyasaya çıktıkları dönemde çoğunlukla olumsuz eleştiriler almış olmalarıdır. Ancak yıllar içinde kendilerine sadık bir hayran kitlesi edinmiş ve her biri külte dönüşmüştür. Gösterime girdikleri dönemde “içi boş” filmler olarak değerlendirilen Carpenter filmlerinin büyük çoğunluğu, dünya genelindeki kült film festivallerinde ve “kült” kategorisine yer verilen önemli festivallerin çoğunda gösterim şansı bulur.

2000 sonrasında korku türünde ustalaşmış yönetmenleri bir araya getiren televizyon dizisi “Masters of Horror”un, “Cigarette Burns” ve” Pro-Life” isimli bölümlerini çeker. Seksenler ve doksanlarda filmografisini çok hızlı şekilde ilerleten Carpenter’ın 2000 sonrası çektiği sinema filmiyse “The Ward” olur. Vasat olduğu yönünde eleştiriler alan film, Carpenter’ın kitlesine, eski filmlerinin tadını verme konusunda hayal kırıklığı yaşatır.

Birkaç farklı türde film yapmış olmasına karşın, Carpenter’ın sinemacılığı kendisini, karanlık ve heyecan verici anları çok başarılı şekilde verebilmesiyle ortaya koyar. Onun yaratıcılığı, farklı teknikleri ve fikirleri pek çok sinemacıyı etkilemiş, ayrıca dönemindeki kült korku filmlerinin tanımlanmasına yardımcı olmuştur.

John Carpenter’ın filmlerinde mekanın kullanımı öylesine güçlüdür ki, mekan sanki filmdeki karakterlerden biri halini alır. Örneğin “The Thing” ele alındığında;  karakterler içerdeki tehditten kaçamayacakları, donmuş antartik ortamında sıkışıp kalmış görünmektedir. Yönetmen, bu çaresizlik hissini kapalı kapıları ve camdan dikkatle dışarıyı izleyen yüzleri göstererek güçlendirir.

Onun filmlerinde korku, tipik güvenli görünen herhangi bir mekana gizlenmiş olabilir. Düz korku unsurları taşımayan filmlerinde bile sahne son derece etkiyle kullanılır. “They Live” de subliminal mesajların verildiği sahneler veya Escape From New York’taki distopik şehir görüntüsünün, ilk andan itibaren yarattığı tedirginlik bu duruma iyi örnektir.

Carpenter’ın filmlerinde verdiği en önemli unsurlarından biri paranoya atmosferidir. Seyircinin tam olarak neyden korkması gerektiğinden emin olmamasını tercih eder. Bu, 1950’lerin ve 60’ların korku filmleriyle tezat bir durumdur. Çünkü o dönemin korku sinemasında korkunun kaynağı açıkça belli edilirdi. “The Thing” bu duruma bir örnektir. Karakterlerin hiçbiri, kimin aslında göründüğü kişi olup olmadığından emin değildir. Seyirci hiçbir karaktere karşı güven duygusu geliştiremez.

Carpenter’ın basit çekimlerle ve uyumlu müziklerle merak ve endişe yaratma konusundaki esrarengiz yeteneği, gerilim filmi çeken modern sinemacılara da bir yön verir. Aynı zamanda iyi bir müzisyen olan John Carpenter, filmlerindeki müziklerin çoğunu kendisi yapmıştır. İlk yıllarında filmlerinin müziklerini de yapmasının asıl nedeni, maliyeti daha ucuza getirmektir. Farklı enstürümanların aynı anda duyulduğu minimalist tarz, onun müziğinin en sembolleşen yönüdür.

Müzikle birlikte açılış sahnesi, Carpenter’ın izleyicinin algılamasını istediği, umutsuz ve bozulmuş büyük şehir manzarasını sunar. “Assault in Precint 13″ün jeneriğindeki tehlike havası yaratan müzik bunun en iyi örneğidir. “The Purge” Arınma Gecesi serisinin yönetmeni Jamed DeMonaco, “Purge: Anarchy” filminin girişindeki gerilim atmosferini kurmak için Carpenter’dan ve özellikle “Escape From New York”tan esinlendiğini belirtmiştir.

Carpenter’ın filmlerinde süregelen paranoya, klostrofobi ve panik havası dışında alaycı bir mizah göze çarpar. Bazı durumlarda mizah, ürkütücü bir olayın hemen ardından sübap görevi görerek izleyiciyi rahatlatır. Escape From New York ve They Live gibi filmlerinde Carpenter, alaycılığını politik yozlaşma gibi konuları işaret etmek için kullanır. Onun filmlerinde bu meseleler sıradan ve genellikle işçi sınıfı gibi kesimlerin bakış açısıyla anlatılır. Bu insanlar etraflarındaki sistemi “kral çıplak” diyen küçük çocuğun ruh haliyle algılarlar. ( They Live buna iyi bir örnektir) Carpenter’ın filmlerindeki güldüren veya heyecan yaratan sahnelerde bu karakterlerin vasıtasıyla ortaya çıkar.

John Carpenter, filmlerinde çok gösterişli karelere yer vermez. Bütçe nedeniyle filmlerinin çoğunda tutumlu davranmak zorunda kaldığı ve minimalist, klostrofobik sahneleri mümkün olduğunca etkili hale getirmeye çalıştığı bir gerçektir. “Prince of Darkness” bir kilisenin içinde geçer. “The Thing”, çoğunlukla tek bir bina ile sınırlandırılır. “Dark Star”da, sadeliği kullanma konusundaki yeteneğiyle bir dezavantajı avantaja çevirir. Tamamen iç mekan çekimlerle, filme kattığı komedi havasıyla daha etkili hale getirir. Gerçekte Carpenter’ın, çoğu filminde hakim olan uçuk ve mantık kurallarına uymayan hava ile elde etmek istediği sonuç, izleyicinin filmde gördüğü herşeyi ciddiye almaması ve sadece iyi vakit geçirmesidir.

Carpenter’ın çekimlerinde titreyen el kamerasına sıkça rastlanır. Bunu ilk elden bakış açısını güçlendirmek için kullanır. Bunun yanında karmaşık kamera hareketlerinden kaçınır. İzleyici filmde gördüğü gerçeklikle, kendi gerçekliğinin benzer olduğunu düşünür. Bir film izlendiği hissinin ötesine geçer. Yönetmen, ayrıca filmlerinde gerçek hayattan insanların ve yerlerin isimlerini kullanmayı sever. Mesela Halloween’deki Haddonfield Kasabası filmin yapımcısı Debra Hill’in büyüdüğü Illinois’deki kasabanın adıdır. Filmdeki kasabanın tüm sokak adları da, Carpenter’ın doğup büyüdüğü Bowling Green kasabasındaki sokak adlarından alınmıştır. Özellikle Hitchcock filmlerindeki karakterlerin isimlerini de, kendi filmlerine uyarladığı olmuştur. Halloween’daki Dr.Loomis, Psycho’daki Marion Crane’in erkek arkadaşından alınmıştır. Rear Window filmindeki teğmen Thomas Doyle, Tommy Doyle olarak Halloween’deki yerini alır.

Yine, Hitchcock’a olan hayranlığının bunda etkisi var mıdır bilinmez ama tıpkı Hichcock’un yaptığı gibi, filmlerinin bir sahnesinde ortaya çıkıp kaybolma alışkanlığı vardır. Genelde anlık rollerde kendisini gösterse de, sadece Body Bags filminde istisna yaparak bir karakter canlandırmıştır. Halloween, Dark Star, They Live gibi filmlerde ise sesiyle filme katılmıştır. Gerçek hayatta helikopter pilotluğu lisansı sahibi olan Carpenter, Starman ve Memoirs of Invisible Man’de helikopter pilotunu canlandırmıştır.

John Carpenter Martin Scorsese, Steven Speilberg ve George Lucas gibi isimlerle aynı jenerasyondandır. Fakat hiçbir zaman Hollywood’un “şımarık çocukları” arasına girmemiştir. Spielberg gibi çok sayıda Oscar almayı umursamamış, ya da Lucas gibi milyonlarca dolarlık bir imparatorluk kurma hırsında olmamıştır. Ancak yetmişler ve seksenlerde tür sinemasına dair ortaya koyduğu eşsiz örneklerle Adam Wingard James DeMonaco gibi yönetmenlere ilham olur. “Entertainment Weekly” dergisi 2014 yılındaki bir sayısında, John Carpenter’ın sinema tarihinin en fazla ilham veren yönetmeni olduğunu ileri sürer. Carpenter’ın bugün bile, yeni kuşak sinemacılar için olağanüstü bir ilham kaynağı olduğu gerçektir.

Emre Tanç
sisli escortümraniye escortataşehir escortkartal escortbeylikdüzü escortbeşiktaş escortmaltepe escorthalkalı escortşirinevler escortakpendik.commecidiyeköy escortbahçeşehir escortataköy escortrus escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort