SON DAKİKA

IRA’ya Dair Çarpıcı Filmler

Bu haber 05 Kasım 2017 - 20:00 'de eklendi

Emre TANÇ

Yirminci yüzyılın başlarından itibaren, özgür ve katolik bir İrlanda hedefiyle örgütlenen İrlanda Cumhuriyet Ordusu’nun mücadelesi, politik tartışmalara konu olduğu kadar sinemaya da ilham vermiştir. Dünya tarihindeki tüm silahlı siyasi örgütlenmeler gibi IRA’da, bazı çevreler tarafından özgürlük ve hak arayışında olan haklı yapılanma olarak görülmüş, bazı çevreler tarafından ise kanlı bir terör örgütü olarak nitelendirilmiştir.

Elbette ki görüş ayrılıkları, örgüte dair objektif ya da subjektif değerlendirmeler IRA mücadelesinin konu edinildiği filmlere de yansır. Filmlerde ağırlıklı olan görüş ise, ne İngiliz Hükümeti ne de İrlanda Cumhuriyetinin savaştan yüzde yüz sorumlu olmadığı, ancak savaşın masum insanları kurban ettiğidir. Bu yüzden genellikle dikkat çekici karakteristik özellikleri olan kahramanlar yer alır. Bu karakterler seçme şansı bulamamış insanlar olarak yansıtılır.

1970 yapımı David Lean’in yönettiği “Ryan’s Daughter” Birinci Dünya Savaşı sırasında Killary isimli bir İrlanda köyünde geçer. Genç bir İngiliz subayı olan Doryan ile Rosy adlı evli bir kadın arasındaki ilişkinin etrafında, İngiltere ve İrlanda çekişmesi, vatanseverlik, ihanet, toplumsal önyargılar gibi olgular ele alınır.

IRA filmleri 2

Filmin üç anahtar karakteri vardır. Robert Mitchum’un canlandırdığı orta yaşlı öğretmen Charles Shaughnessy, aralarındaki yaş farkına rağmen onunla evlenmiş olan Rosy Ryan ve katolik kilisesinin rahibi olan Peder Collins. Peder Collins köy halkı üzerindeki ağırlığını manipüle etme yeteneği ile birleştirerek, halkın istediği tarafa bakmasını sağlamakta ustalaşmıştır.

İngiliz briliğinin başına geçmek üzere kasabaya gönderilen savaş gazisi Binbaşı Randolph Doryan’ın gelişi ve Rosy ile tanışması ile tırmanmaya başlayan hikaye fiziksel ve psikolojik iki climax içerir. Fiziksel climax kasaba halkının büyük fırtınada deniz kazasından çıkan Alman Savaş malzemeleri için mücadele ettiği sahnedir. Psikolojik doruk noktası ise Rosy’nin kasaba halkı tarafından suçlu bulunup hain olmakla itham edilmesidir.

Filmin hikayesinin IRA’nın henüz yeni şekillenmeye başladığı 1916 yılında geçtiği düşünüldüğünde, filmdeki İrlandalı direnişçiler örgütsel olaral IRA militanı olarak adlandırılamaz. Daha çok IRA öncesi gerillalardır.

IRA filmleri 3

Yönetmen David Lean’in fırtına sahnesini çekebilmek için şiddetli fırtınayı bir yıl beklemesi, yağışlı İrlanda ikliminin bir hafta veya on günlük zaman dilimlerinde sadece bir dakikalık dış çekimler yapılabilmesine olanak vermesi gibi prodüksiyon zorlukları dikkat çeker. Uzun zaman dilimine yayılan çekimler pek çok kazaya yol açar.

Binbaşı Doryan’ı canlandıran Christopher Jones’un kasaba yolu üzerinde arabasıyla kaza yapması, Peder Collins’i canlandıran Trevor Howard’ın attan düşüp kalça kemiğini kırması, yine Howard’la birlikte, köyün delisi Michael’ı canlandıran John Millis’in, balık avı sahnesinde işlerin ters gitmesi sonucu boğulmak üzereyken bir kurbağa toplayıcısı tarafından kurtarılması gibi şanssızlıklar meydana gelir. Tüm bu olaylar, Killary civarında filmin lanetlendiği dedikodularının çıkmasına sebep olur.

Tony Luraschi’nin yönetmenlik filmografisindeki tek film olan 1979 yapımı “The Outsider”, çıplak halde bodrum katındaki sorgu odasında tahta sandalyeye oturtulmuş bir tutuklunun görüntüsü ile başlar. Onu sorgulayan polis cevap alamadığında tutukluya elektrik verir. Diğer polis ise hala cevap vermeyi reddetmesi üzerine tutuklunun parmaklarını kırar. Daha sonra polisler tutukluyu bilinçsiz halde beton zeminde yatarken bırakıp odadan ayrılırlar.

IRA filmleri 4

On dakikalık bu işkence sahnesiyle açılan film, gösterime girdiği 1979 yılı sonlarında Britanyalı izleyicinin üzerinde, ülkesinin imajına dair bir şok etkisi yaratır. Film, o yıllarda Kuzey İrlanda’da yaşanan şiddetin açık tasvirini yapar.

Filmin yapım tarihi ele alındığında; dünyada Vietnam Savaşı’nın etkisi hala sürerken, Amerikan Kamuoyunda Vietnam üzerinden özeleştiri yapan sesler güçlü çıkmaktadır. Ancak İngilizler ise hala Kuzey İrlanda’daki “sorunu” konuşmaktan pek hoşlanmamaktadır. İngilizleri adadan atmak için verilen mücadelede öldürülen Kuzey İrlandalı’lara dair haberler, İngiliz gazetelerinde bir-iki paragrafla geçiştirilirdi.

The Outsider’da, İngiliz askeri ve polisi tarafından öldürülen sivil İrlandalıların sorumluluklarını da IRA’ya yıkan İngiliz medyasına dair, ciddi göndermeler göze çarpar.

ira filmleri 5

Londra galasından önce İngiliz bürokratlar ve ordu mensupları, filmin teröristleri yücelttiği gerekçesiyle özel bir gösterim talep ederler. Yönetmen bu talep karşısında öfkelense de, mecburen özel gösterim yapılır. Ancak İngiliz bürokrasisinin endişeleri boşa çıkar. Çünkü The Outsider’da zafer veya yüceltmeye dair bir şey yoktur. İRA militanları İngiliz “işgalcilerinden” daha sempatik de değildir.

Film eski bir IRA militani olan dedesinin görkemli hikayelerini dinleyen Amerikan vatandaşı Michael’ın hikayesini anlatır. Dedesinin anlattığı heyecan verici bombalama ve çatışma hikayeleriyle gaza gelen Michael, Detroit’deki rahat hayatını bırakıp IRA’ya katılmak üzere İrlanda’ya gelir.

Ancak Michael’ın bir Amerikan vatandaşı olmasını avantaja çevirmek isteyen örgüt yöneticileri, onun bir çatışmada ölmesinin en iyisi olacağına karar verirler. Böylelikle Amerikan kamuoyunu yanlarına çekebileceklerdir. Bir yandan İngiliz Ordusu, IRA’nın Michael’ın bir ajan olduğuna inanmasını sağlamayı, böylelikle onu öldürterek örgütün kendi insanlarını öldüren karanlık tarafını açığa çıkarmayı amaçlar.Dinlediği kahramanlık hikayeleriyle anavatanına idealizmiyle dönen Michael, her iki taraf için de, kirli bir propaganda malzemesi haline gelir.

Yönetmen Tony Luraschi filminin “sadece gerçekleri ortaya koyduğunu” belirtir. Luraschi filminin bir bakış açısı olmadığını, sadece olup bitenleri aktardığını söyler.

Kuzey İrlanda meselesi ve IRA’ya dair filmler denildiğinde, akla gelenlerden biri Neil Jordan imzalı 1992 tarihli “Crying Game” dir. Fakat bir IRA filmi olduğu yanılgıdır. Frank O’Connor’ın yazdığı “A Guest of the Nation” isimli kısa hikayeden uyarlanan film hikayeye göre büyük bir ikilem ve beklenmedik iniş çıkışlar ortaya koyar.

ira filmleri 6

Britanya Ordusu mensubu bir asker, IRA grubu tarafından kaçırılır. Tutuklanan bir IRA gerillalarının serbest bırakılmasını isteyen militanlar, aksi takdirde ellerindeki askeri öldüreceklerini söylerler.

Rehin alınan asker Jody (Forest Whitaker) ve IRA’lı militanlardan Fergus arasında dostluğa dönen bir ilişki başlar. Jody’e karşı diğer militanları rahatsız edecek kadar iyi davranan Fergus, onu öldürmeye de cesaret edemez. Ancak Fergus’un elinden kaçan Jody kovalamaca sırasında, kendisini kurtarmak üzere gelen askeri aracın altında kalır.

Çıkan çatışmada ekip arkadaşları dağılan Fergus, Londra’ya gider. Vicdan azabı çeken  Fergus, Jody’nin sohbetleri sırasında kendisine bahsettiği sevgilisi Dil’i (Jaye Davidson) bulur. Fergus bir taraftan ölümüne sebep olduğu adamın sevgilisini korumaya çalışırken, bir taraftan da Dil’e aşık olmaya başlar.

ira filmleri 7

Filmin ilerleyişi içerisinde Fergus’un, Dil’in aslında erkek olduğunu öğrenmesi ile durum iyice karmaşık bir hal alır. Siyasi amaçlarını, uyguladığı şiddetin meşruluğunu sorgulamaya başlamış olan Fergus, Dil’in erkek olduğunu öğrenmesi ile “sevgi, aşk” kavramlarını da sorgulamaya başlar.

Bu noktada Fergus’un örgüt arkadaşları Jude (Miranda Richardson) ve Maguire (Adrian Dunbar) onu bulup yeni bir eylem yapmaya zorlarlar. Eğer istediklerini yapmazsa Dil’i öldürmekle tehdit ederler. Fergus içinse, Dil’, kendi hayatına mal olacak veya aynı ideolojiye inandığı arkadaşları tarafından hain olmakla itham edilmesine yol açacak olsa dahi Dil’i korumak önemlidir.

Filmdeki IRA militanları Fergus dışında vicdani ve insani yönler taşımayan karakterler olarak gösterilir. Ahlaki olarak da çok tutarlı değildirler. Jude politik amaçları uğruna kadınsı cazibesini kullanmayı iyi bilir. Grubun lideri olan Maguire ise çok katı ve paranoya hali içindedir. Hedefin yöntemi meşrulaştırdığına inanan biridir. Filmin IRA’ya dair yarattığı algı, sempatizanları kızdıracak niteliktedir.

ira filmleri 8

Göze çarpan önemli noktalardan biri kaçırılan asker Jody’nin siyahi olmasıdır. Film, Jody ve onun sevgilisi Dil’in aslında erkek olması üzerinden, ırkçılık, toplumsal cinsiyetçilik gibi konuları da masaya yatırır.

“Crying Game” Kuzey İrlanda ve İngiltere arasındaki soruna dair herhangi bir fikir sunmaz. Sorunun çıkış nedenleri, haklılık veya politik değerlendirmeler de yoktur. Bu yönüyle; hikayeden IRA çıkarılsa ve örneğin fidye için kaçırılan biriyle, onun ölümüne sebep olan kişinin, duyduğu vicdan azabıyla sevgilisini bulması konuyu şekillendirseydi, “hikaye ne kaybederdi?” sorusu akla gelir.

Konuya dair en iyi filmlerden biri 1993 yılında gelir. “In the Name of the Father” 1970’lerde yaşanan gerçek bir hikayeyi anlatır. Filmin yönetmen koltuğunda “My Left Foot” un da yönetmeni olan Jim Sheridan vardır. O filmde de birlikte çalıştığı Daniel Day Lewis’le, “In the Name of the Father” da harikalar yaratması şaşırtıcı değildir.

ira filmleri 9

Londra’ya gelen Belfast’lı Gerry Conlon ( Daniel Day-Lewis), ne IRA mensubu ya da sempatizanı olmuş, günlerini çatılardan kiremit çalmakla geçiren serseri bir gençtir. Sadece filmin başında mahallesine giren askerlere karşı direnen komşularına katılıp taş atar. Aslında bu da onun için politik bir başkaldırı değil sadece eğlencedir.

Londra yolunda karşılaştığı arkadaşı Paul ile birlikte bir hippi evinde bir süre geçirir. Guildford bar bombalaması ile sadece Gerry ve Paul değil, Paddy Armstrong ve Carole Richardson’da eylemi yapmakla suçlanırlar ve zorla alınan ifadelerinin ardından korkunç bir yargılama sürecine maruz kalırlar.

Gerry’nin ailesi de, babası Guiseppe olmak üzere tüm ailesi yardım ve yataklıkla suçlanır. Çok geçmeden babası da hapishaneye yollanıp Gerry’nin hücre arkadaşı olur. Bu durum filme, baba ve oğul arasındaki karmaşık sevgiyi irdeleme açısından büyük bir fırsat sağlar. Gerry, çocukken babasından gördüğü muameleyi dile getirerek yüzleşme arayışına girer. Aynı şekilde Guiseppe (ismini İtalyan bir dondurmacıdan alan İrlandalıdır) kendi öfkesini barındırmaktadır.

ira filmleri 10

Kuşak çatışmasının getirdiği birbirini anlamama durumu baba oğulun birlikte tutuldukları hapishane hücresinde kendini gösterir. Guiseppe’nin karşı çıktığı eylemler ve korumaya çalıştığı değerler, bombalama olayının asıl faili olan Joe McAndrew’in hapishaneye gelişiyle iyice açığa çıkar.

Guiseppe’nin ölümünün ardından mücadele hırsı artan Gerry, hem kendisinin hem de babasının suçsuzluğunu kanıtlar. On beş yıllık suçsuz yere hapis yattıktan sonra dörtlü olarak bilinen sanıklar özgür kalır. In The Name of the Father en demokratik ülkelerde bile adalet sisteminin nasıl kötüye kullanılabileceğine, güvenlik politikaları adı altında polisin olağanüstü yetkilerle donatılmasının doğurabileceği sonuçlara dair yaşanmış bir örnekle, ciddi bir eleştiri ortaya koyar.

ira filmleri 11

Yann Demange’ın yönettiği ve 1971’de Belfast’a giren birliğini kaybedip, şehrin sokaklarında hayatta kalma mücadelesi veren bir İngiliz askerin anlatıldığı “’71” Black Hawk Down ve After Hours filmlerinin bir birleşimi gibidir. Hiç düşmeyen temposu ve kurulan gerilim atmosferiyle tarihsel bir politik filmden çok bir “survival” hikayesine döner.

Belfast sokaklarında aksiyon dolu saatler geçiren asker Gary Hook, hayatı için mücadele ederken bir taraftan da o güne dek düşman ve terörist olarak gördüğü İrlandalı’ları daha yakından tanıma fırsatı bulur. Filmin senaristi Gregory Burke, 1970’deki Belfast kuşatmasından yola çıkarak yazdığı senaryoyu, Belfast sokaklarında sıkışan yanlız bir İngiliz askerin gözünden anlatarak ciddi bir risk alır.

IRA’ya dair en enteresan filmlerden biri 2002 yılında gelir. Bourne serisiyle de adından söz ettiren Paul Greengrass’ın belgeselvari bir anlatım kullandığı “Bloody Sunday” 30 Ocak 1972’de, Derry kentinde yürüyüş yapmak isteyen İrlandalı sivil toplum örgütlerinin, İngiliz Güçleri tarafından uğradıkları katliamı anlatır.

Kamera, dünya siyasi tarihine geçen o günü her iki cepheden de gösterir. Kamera bir tarafta İrlandalı sivil aktivistlerin ve halkın arasında gezinirken, İngiliz askeri birliğinin arasına girer ve onların olaya bakışını irdeler. filmin büyük bir bölümünün televizyon haberlerini andıran görüntülerden oluşması, sürekli hareketli olan kamera, filmin verdiği gerçeklik hissini güçlendirir.

Bölgesel yönetimin parlamenteri Ivan Cooper ise filmin en zor durumdaki karakteridir. Bir taraftan yürüyüşü gerçekleştirip İngiliz güçlerinin sert müdahalesine maruz kalmamayı hedeflerken diğer yandan çatışma için en ufak bir kıvılcım bekleyen IRA gerillalarını kontrol altında tutmak zorundadır. Cooper’ı canlandıran James Nesbitt’in performansı, “o günü yaşayan gerçek Ivan Cooper, ancak bu kadar duygu yoğunluğu içinde olabilir” dedirtir.

Film, tarihe bir insanlık ayıbı olarak geçen bu günü hem Derry Hakının hem de askerlerin tanıklığıyla objektif biçimde gösterir. Ancak bu objektif bakış açısı, her iki tarafında kendince haklı olduğu gibi bir sonuç ortaya koymaz. Bariz olan sonuç; sadece temel hakları için yürüyen sivillerin, silahlı güçlerle karşılaştığında ortaya çıkacak tablodur.

1972’deki Derry yürüyüşü, İngiliz Hükümetinin taviz vermemek adına, General Ford komutasında ondört ölü ve onüç yaralı bilançosu ortaya çıkaran şekilde noktalanır. “Bloody Sunday”in sonunda da belirtildiği üzere Britanya Ordusundan hiçbir subay ya da asker yargılanmaz. Üstelik, operasyonu yöneten komutanlar kraliçe tarafından kahramanlık madalyasıyla ödüllendirilir.

Dolayısıyla Greengrass’ın filminde, vicdan muhasebesi yapan sadece bir İngiliz askere rastlamak, yönetmeni taraflı olmakla suçlamaya yetmez. Trajik olayın sonunda sivil İrlandalılar ailelerinin, arkadaşlarının gözü önünde katledilmiştir. Ivan Cooper’ın finaldeki basın toplantısında verdiği mesaj “bugün IRA’nın ekmeğine hiç olmadığı kadar yağ sürdünüz” olur. Tüm bu siyasi sorgulamalarıyla Bloody Sunday, adeta tarihi ve kanlı Derry olaylarını nerdeyse birebir canlandırır.

Kanadalı yönetmen Kari Skogland’ın 2008 yapımı filmi “Fifty Dead Men Walking”, politik önermeleri bakımından “Bloody Sunday”den zıt bir noktada durur. IRA’ya veya İrlandalı’lara sempatik bir gözle bakmaktan uzak olsa da, Alan J. Pakula’nın “The Devil’s Own” veya “The Crying Game”deki gibi meselenin özünden uzaklaşıp, kişisel maceraların içine dalan Hollywood filmlerinden de farklıdır. McGartland’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, olaylara Martin’in gözünden bakarken, bir insanın hangi şartlar altında muhpire dönüşebileceğini sorgular.

Belfast’lı şahsına münhasır serseri Martin McGartland, IRA’ya sempatisi olan biri değildir. Bu yönüyle “In the Name of the Father”daki Gerry Conlon ile benzerlik taşır. Fakat Conlon’ın aksine, Martin kendi isteğiyle “savaşa” dahil olur ve IRA’nın içine sızarak İngiliz Gizli Servisine casusluk yapar.

Martin’in toplumuna, ailesine ve arkadaşlarına ihaneti, film boyunca haklı nedenleriyle yansıtılır. Gerçek bir öyküden alınan ve bir adamın dönüşü olmayan yola girmiş olmasının verdiği endişeyi gerlim düzeyinin yüksek kalmasını sağlar. Martin’in ruh hali, bir yandan da kaçınılmaz olarak filmdeki siyasi ve tarihsel kavrayışın, karmaşık bir hal almasını beraberinde getirir.

“Fifty Dead Man Walking”de, Martin’i McGartland’ı canlandıran Jim Sturgess’ın performansı filmdeki ikilemi yansıtmak için yönetmen Skogland’ın elini sağlamlaştırmıştır. İngiliz istihbaratçı Fergus’u oynayan Ben Kingsley de filmin ağır toplarındandır. Rose Mcgowan’ın canlandırdığı hücre lideri soğukkanlı IRA militanı Miranda Richardson’ın “The Crying Game” deki Jude karakterini hatırlatır.

Emre Tanç
mp3 indir

ataşehir escort ümraniye escortkadıköy escortantalya escort

porno izle porno indir türk porno yerli porno türbanlı porno

Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat

türk porno mobil porno