SON DAKİKA
Maltepe Escortpendik escortalanya escortkartal escortalanya escort

“İki Motör, Onlar ve Biz”

Hunharca katledilişlerinin 97. yılında Mustafa Suphi ve yoldaşlarının anısına…

Bu haber 15 Ocak 2018 - 11:48 'de eklendi

@EmrahCilasun

-ta ata aa ta ta ha ta tta ta
tarih
sınıfların
mücadelesidir

1921

kanunisani 28
karadeniz
burjuvazi
biz

on beş kasap çengelinde sallanan
on beş kesik baş
yoldaş

bunların sen
isimlerini aklında tutma
fakat

28 kanunisaniyi unutma!

“siyah gece”
“beyaz kar”
“rüzgâr”
“rüzgâr”.

trabzondan bir motor açılıyor

sa-hil-de-ka-la-ba-lık!

motörü taşlıyorlar
son perdeye başlıyorlar!

burjuva kemal’in omuzuna binmiş
kemal kumandanın kordonuna
kumandan kahyanın cebine inmiş
kahya adamlarının donuna
uluyorlar

hav… hav… hak… tü

yoldaş unutma bunu burjuvazi
ne zaman aldatsa bizi

böyle haykırır:

– hav…hav…hak…tü

– gördün mü ikinci motörü?

– içinde kim var?

– arkalarından gidiyorlar.

– ikinci motör birinciye yetişti
– bordoları bitişti
– motörler sarsılıyor
– dalgalar sallıyor sallıyor dalgalar.
– hayır

iki motörde iki sınıf çarpışıyor

– biz onlar!
– biz silahsız onlar kamalı
– tırnaklarımız
– kavga son nefese kadar
– kavga
– dişlerimiz ellerini kemiriyor

kamanın ucu giriyor

– girdi…
– yoldaşlar, ey!

artık lüzum yok fazla söze:

bakın göz göze

– karadeniz

on beş kere açtı göğsünü,
on beş kere örtüldü.
onbeşlerin hepsi
bir komünist gibi öldü.

-Nazım Hikmet


Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katline dair hiçbir belge, hiçbir söz, hiçbir görsel, Nazım Hikmet’in 1923’de Moskova’da kaleme aldığı bu dizelerdeki tasvir kadar etkileyici olamaz. Yıllar geçse de şair, dizelerini okuyan herkesi, iki sınıf, iki dünya görüşü arasında karar vermeye davet etmekte.

Nazım Hikmet’in davetine çoktan icabetmiş olan bu satırların yazarı, 2004’te başladığı çalışmayı Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü? başlığı altında 2008’de yayımlamıştı.

Suya atılan taşın düştüğü yerde oluşturduğu halkalar misali, kitabın münakaşa etmek istediği sorunlar silsilesi vardı. 10 sene sonra konuya ilişkin yayımlanan onca belge ve kitabın ardından dahi bu sorunlar hala güncelliğini korumakta.  Şimdi burada, serinkanlıca bunların üzerinde durulması elzemdir.

“Önce can sonra canan” değil, önce Cihan!

Tehlikenin farkında mıyız? Doğanın dünya çapında talanı, bütün bir yerküreyi muazzam bir felaketin eşiğine getirmiştir: “9 Mayıs 2013 günü Havai’de bulunan Dünya Sistemleri Araştırma Laboratuarı, Dünya’nın atmosferinde bulunan karbondioksit düzeyinin milyonda dört yüz parçaya ulaştığını kaydetti. Dünyanın bu kadar çok karbondioksit taşıdığı son dönem, gezegende henüz insan yaşamının bulunmadığı, yaklaşık üç yüz milyon yıl önceki dönemdi. İklim bilimi, sanayi öncesi aşamalara göre Dünya’nın ısısının iki dereceden fazla artmasının, geri dönüşü olmayan ve yıkıcı iklim değişikliğine sebep olacağını ortaya koydu.”[1]

Peki ya insanlık? Haksız savaşlar ve barbarca işgaller, hayatları öğüten yoksulluk ve vahşi eşitsizlik, kadınların her yerde mağdur hale gelmesi ve aşağılanması ile dolu bir dünyada, milyonlarca insan şehirlere akın etmekte veya daha iyi bir hayat umuduyla Meksika-ABD sınırında, Avusturalya açıklarında ve/veya Avrupa’nın Akdeniz kıyılarında ya yitip gitmekte ya da Libya’da görüldüğü gibi köle pazarlarında satılmaktadır.

Tüm bu olup bitenlerin müsebbibi emperyalist/kapitalist dünya sistemidir. Kendi rekabetinden kaynaklanan anarşinin tetiklediği siyasi-iktisadi krizden çıkışı şimdi, iflas eden liberalizmde değil, açıktan faşizmde aramaya koyulmuştur. Atlantik ötesinde iktidara gelen ve parmağını nükleer düğmenin üzerinde tutan Turmp/Pence faşizmi bir salgın misali, sağa savruluşları körükleyerek Avrupa üzerinden Filipinler’e kadar uzanarak tüm dünyayı sarmalamaktadır.

Bugün kendisini nasıl adlandırırsa adlandırsın, hiçbir devlet, hiçbir rejim bu emperyalist/kapitalist sömürü dünyasının dışında değil, bilakis onun içinde, onun bir parçası olarak yaşamakta ve hareket etmektedir. Onun içindir ki, ABD emperyalizmiyle ihtilaflı olan ama başta Avrupa ve Rus emperyalistleri olmak üzere gerici devletlerle beraber, dünya çapında siyasi-iktisadi ve askeri sömürü ittifakı içinde yer alan ne Şi Jinping’in kapitalist Çin’i, ne Maduro’nun Venezuela’sı, ne Castro’nun Küba’sı, ne de Kim Jong-un’un Kuzey Kore’si sosyalist veya anti-emperyalisttir. Kapitalizmin temel çelişkisi olan, toplumsal üretim ile şahsi gasp arasındaki çelişki bu ülkelerde de hüküm sürmektedir. Türkiye’de bunları görmezden gelip, bahsi geçen ülkelere methiyeler düzenlerin, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katlinden sorumlu olan milliyetçilikle kol kola oldukları bir gerçektir.

Bu ahval ve şerait içerisinde Nazım Hikmet’in davetine icabet edecekler, kendi ülkelerinin hâkim sınıfları ve onların milliyetçiliği ile hemhal olup, anti-emperyalistlik adına “önce can, sonra canan” diyemezler. Bunun varacağı yer, kimilerinde görüldüğü gibi Nasyonal Sosyalizm’dir.  Bilakis devrimci komünist/proleter enternasyonalist bir zihnin, Eugène Pottier’in o meşhur dizelerine avdet etmesi şarttır. “Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık/Enternasyonalle kurtulur İNSANLIK” diyenlerin parolası, “Önce Cihan” olmalıdır!

Dünyayı Fethetmek mi?

1848’de Marx ve Engels’in kaleme aldıkları Manifesto ile tohumu atılan komünizmin 150 küsur yıllık tarihinde enternasyonalizm, başından beri her zaman komünizmin temel bir ilkesi olduğu halde maalesef, dünya komünist hareketinin tarihinde hatalı olarak tehlikeye atılmıştır.  Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü?’nün teorik gıdasını aldığı, 1980’lerin başında yayınlanan Dünyayı Fethetmek mi?[2] adlı eserinde Bob Avakian, “nihai ve genel anlamda, dünya arenası, tek bir ülkedeki devrim açısından bile, özellikle de bir dünya sömürü sistemi olan bu kapitalist emperyalizm çağında neden en belirleyici olandır ve bu anlayış tek tek ülkelerde veya dünya ölçeğinde devrime yaklaşımın bir parçası haline nasıl getirilmelidir” sorusu üzerinde durmakta ve günümüzde “enternasyonalizmin maddi temelinin daha ileri bir tahlilini yapmaktadır.”  Bu çığır açıcı eserinde, “komünist hareketin tarihindeki yanlış eğilimlerin, özellikle de milliyetçiliğe –belli bir ülkedeki mücadeleyi komünizmi hedefleyen tüm dünya devrim mücadelesinden ayırmaya ve hatta onun üstüne çıkarmaya- yönelik eğilimin kapsamlı bir eleştirisini yapan Avakian, hem Sovyetler Birliği’nde hem de Çin’de henüz bu ülkeler sosyalist iken, bu eğilimin kendisini nasıl gösterdiğini ve bu eğilimin daha geniş bir şekilde komünist hareket üzerindeki etkisini incelemektedir –ki buna, diğer ülkelerdeki devrimci mücadeleleri mevcut sosyalist ülkenin (ilk olarak Sovyetler Birliği ve daha sonra Çin’in) yedeği haline getirmeye yönelik girişimler de dahildir.”[3]

Bu bakış açısı, Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü? kitabımın ilham kaynağı olmuştur. Geçmiş hataların nerelerden kaynaklandığına bakmak ve onları hem tekrar etmemek ve gerekli olan kopuşu yapmak, hem de o hataları bugün bilinçlice kullananlara karşı gelmek için Avakian’ın bu satırları, benim açımdan adeta bir işaret fişeğiydi.  Zira yaptığım okumalar, bir yanıyla Mustafa Suphi ve yoldaşlarını ölüme götürenin, esasen onların kopamadıkları milliyetçi ideoloji ve legalist siyasi çizgi olduğunu, diğer bir yanıyla da dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan Sovyet Rusya’nın milli çıkarlarından kaynaklandığını gösteriyordu. Kitabın birinci bölümünde bunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydum ve tartıştım. Bütün eleştirilerime rağmen kitabın ikinci bölümünde, şairin “iki motörde iki sınıf çarpışıyor” diye tasvir ettiği yerde, pek tabii ki tartışmasız taraftarı olduğum Mustafa Suphi ve yoldaşlarının, Kars’ta başlayıp Trabzon’da biten kanlı seyahatlerini gün gün yeniden canlandırdım. Ankara’nın sevk ve idaresinde, yerel kumandanından valisine, İttihatçısından İslamcısına kadar kimlerin bu cinayete ortak olduklarını gösterdim.

“İki motör, onlar ve biz”

Bunlara değinmek zorundayım, zira hala ortalıkta Mustafa Suphi ve yoldaşları hakkında yazıp çizenlerin[4] yukarıda bahsettiğim tarihsel hataları ısrarla savunduklarını, cinayetin sorumlusu olarak kâh yerel idarecileri, kâh savaş ağalarını, kâh İttihatçıları, kâh Stalin’i gösterdiklerini müşahede ediyorum.[5]  Üstelik bazı nüanslar olsa da özde aynı ideolojik kaynaktan beslenen bu kalemlerle Mustafa Suphi sempozyumlarının örgütlenip, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının buralarda bir kez daha katledilmesini görmek büyük bir acı veriyor.[6]

Mübalağa mı ediyorum? 1921’deki cinayetin failleri arasında bulunan İttihatçıların geleneğini takip eden “Talat Paşa Komitesi” bildirgesinin imzacılarından, Türk Tarih Kurumu yayınlarının yazarlarından Yavuz Aslan’la, o geleneğin günümüzdeki nesli olan Ülkücülerle el ele vermesiyle meşhur Mehmet Perinçek’in bulunduğu bir ortamda Mustafa Suphi ve yoldaşları üzerine konuşulduğunu bir düşünün![7] Üstüne, bu fecaatin, Mustafa Suphi’lerin mirasçısı olduğunu iddia eden bir vakıf tarafından organize edildiğini ve böylece “sosyalistlik” yapıldığını ekleyin.

Bu vahim manzaraya ortak olanlardan biri de TKP geleneğinden gelen tarihçi Emel Akal’dır. Akal’ın en büyük sorunu, Şefik Hüsnü’den bu yana, TKP’nin çizgisine rengini veren Kemalizm’in bir hayli etkisinde kalmış olmasıdır.[8] Onca belge ve bulguya ulaşan Akal’ın ikinci büyük sorunu bunları, materyalist bir zaviye ile okuyamaması ve karışık bir halde okuyucuya sunmasıdır. Akal, son derece eklektik ve ikiyi bir eden bir hat üzerinde yürümektedir. Mesela, “[B]en Marksist’im, Kemalist değilim ama Mustafa Kemal’e küfrederek kendini ilerici sananlardan hiç değilim,”[9] diye garanti veren, Mustafa Suphi’lerin katlini araştıran “Marksist” Akal’ın “Ermeni tehciri ve Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarına karışmamış temiz ismi, Mustafa Kemal’in liderleşmesinde önemli bir rol oynadığı gibi, siyasi gelişmelerde hızlı refleks gösteren kişilik yapısı kadar, pan-İslamist ve pan-Türkist politikalara yönelmemesi de etkili olmuştur”[10] diye Mustafa Kemal’e kefil olması enteresandır. Akal’ın temas ettiği bütün bu hususların tarihsel aktarımı sonucu, süzülüp, rafine bir devlet aklına dönüşmesinin en parlak örneğidir Mustafa Kemal. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilişinde, “Ermeni tehcirinin” ayak izleri, Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarının tekrarı, komünizme karşı pan-İslamist ve pan-Türkist propagandanın kendisi bizzat görülmektedir. O nedenle hiç lafı dolandırmadan burada açıkça belirtmekte fayda var. Bu ideolojik hattıyla ve eklektizmiyle Akal, bizim değil, “öteki motörde”dir![11]

Hakikaten Akal kendi değimiyle, “mayınlı bir alanda yürüyüşe” çıkmıştır. Bütün bir Mustafa Suphi ve TKP bahsini bir yanıyla –TKP’nin rüşeym halindeki milliyetçiliğini, ekonomizmini, legalizmini görmemeyi fırsat telakki edip- İttihatçı Dr. Fuat Sabit’in fraksiyonuna, Süleyman Sami’nin ajanlığına indirgeyen Akal, 460 sayfalık İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri kitabında birkaç kez adı geçen Salih Zeki’nin kim olduğuna zinhar değinmemektedir. “Dey-i Zor kasabı” bu mutasarrıfın TKP saflarında ne aradığını konu bile etmemektedir. Okuyucu, Salih Zeki ve onun gibilerinin kim olduklarını, TKP’nin rüşeym halindeki hatalarının bu tip insanları nasıl bünyesinde topladığının cevaplarını bu kitapta bulacaktır.

Mustafa Suphi ve Yoldaşlarını Kim Öldürdü? kitabımın birinci bölümünde Moskova’nın, haklı ve meşru çıkarlarından ötürü Ankara’yı desteklerken, bu siyasetini abartarak TKP üzerinde siyasi ideolojik bir empozeye dönüştürmesi eleştirilmektedir. Akal ise tam tersine Moskova’yı, Ankara’ya yeteri kadar ödün vermediği için eleştirmektedir.[12] Akal’a göre, Bolşevikler, “eğer Ankara ile daha dikkatli ilgilenip, maddi, manevi daha fazla yardım etseydiler, kurulan dostluğun sonuçları farklı” olabilirmiş![13] Akal, korkakça, Mustafa Suphiler’in öldürülmesinde bir nevi bu “yanlışın” da rolü olduğunu ima etmekte ve haliyle Mustafa Suphi ve yoldaşlarını “Ankara yok etmeyi seçti” ve “Bolşevikler ‘Devrim İhraç’ edemezlerdi, ulusal burjuvaziyle uzlaşmayı seçtiler”[14] diyecektir.

Akal, anlaşılan sayı saymasını bilmiyor. Bolşevikler, bugün artık gayet iyi bilindiği gibi Ankara’nın başlangıçta hayalini bile kuramayacağı ölçekte para, silah, mühimmat ve malzeme desteği vermesine rağmen Mustafa Suphi’ler katledildiler.  Akal bu gerçeği bal gibi bildiği halde, Suphilerin katli için aklı sıra, resmi tarihe “sol”dan “meşru” gerekçe üretmekte ve benim eleştirdiğim, Moskova’nın empoze edici yanlış çizgisini adeta “bükemediği bileği öptü” dercesine övmektedir. Heyhat burada akla tekrar “iki motör” metaforu gelmektedir…

Yazıyı, 45 sene evvel, tıpkı Suphi’de olduğu gibi, aynı anti-komünizm düşmanlığıyla, işkencede katledilen devrimci komünist İbrahim Kaypakkaya’nın sözleriyle noktalıyorum:

“Biz Mustafa Suphi yoldaşın ve onun önderliğindeki TKP’nin mirasçısıyız. Komünizm davasına, devrimci yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden inançları ve enerjileri yanlış yollara kanalize edilmiş işçi, köylü ve aydın kadroların, sübjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları ‘devrim’ ve ‘komünizm’ ateşinin sarsılmaz inancının mirasçılarıyız.”[15]


[1] Raymond Lotta, “Anarşinin İtici Gücü” ve Değişim Dinamikleri Üzerine Keskin Bir Tartışma ve Acil Önemde Bir Polemik, https://avakianbob.wordpress.com/2014/05/07/anarsinin-itici-gucu-ve-degisim-dinamikleri-uzerine-keskin-bir-tartisma-ve-acil-onemde-bir-polemik/#more-197. (abç)

[2] Bob Avakian, “Conquer the World? The International Proletariat Must and Will”, Revoltion, No. 50, 1981. Metnin Türkçe çevirisi için bkz. https://avakianbob.wordpress.com/2013/03/03/dunyayi-fethet/#more-2

[3] RCP, USA tarafından bir manifesto, Komünizm: Yeni Bir Aşamanın Başlangıcı, Chicago, 2009, s. 27. https://avakianbob.wordpress.com/2013/03/05/komunizm-yeni-bir-asamanin-baslangici/#more-68

[4] Görüşlerine katılmasam dahi, Mustafa Suphi ve TKP hakkında ciddi araştırma yapanları tenzih ederek, okuyucuyu maalesef, çalakalem konu hakkında yazılan kitapların varlığından da haberdar etmem gerekiyor. Mesela bunlara örnek olabilecek çalışma, “Ordu Göreve” pankartıyla ünlenen Türk Solu adlı derginin de yazarlarından olan Turhan Feyizoğlu’nun, Mustafa Suphi, Türk Ocağı’ndan Türkiye Komünist Partisi’ne (Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2007) kitabıdır. Kapağına el çizimi, Suphi’nin bir portresinin, orak-çekiçle birlikte iliştirildiği 262 sayfalık kitabın, dört sayfa tutan “sunuş ve önsöz”ünde Feyizoğlu, tek kelime bile Suphi’den bahsetmemektedir. 23 sayfa tutan “kaynaklar”ın 252-259. Sayfalarını kendi yazılarına ayıran Feyzioğlu, bunların arasında akıllara durgunluk verecek “kaynaklar” göstermektedir. Fikir vermesi için sadece birkaç başlığı aktarmakla yetineceğim:  “FEYİZOĞLU, Turhan: 14 Şubat Sevgililer Günü, Genç Sosyal Demokrat, Mart 1993, sayı: 9”;  “FEYİZOĞLU, Turhan:Aşk ve Cinsellik Üzerine Çeşitlemele/Sanatçılar-Yazarlar ve Cinsel Yaşamları, Berfin-Bahar, Ekim 2000, sayı: 32” (age. s. 255); “FEYİZOĞLU, Turhan: Bir Marilyn Monroe Vardı/36 Yılın Kısa Hikayesi, Berfin-Bahar, Haziran 2004, sayı: 76” (age, s. 257); “FEYİZOĞLU, Turhan: En Güzel Latin Sanatçısı Jenifer Lopez, Berfin-Bahar, Temmuz 2004, sayı: 77” (agy); “FEYİZOĞLU, Turhan: Her Erkeğe Sahip Olmak İsteyen Kadın Jayne Mansfield, Berfin-Bahar, Ekim 2004, sayı: 80” (agy); “FEYİZOĞLU, Turhan: Kızım Bana Anne Demiyor Diye Ağlayan Gönül Yazar, Berfin-Bahar, Ocak 2005, sayı: 83” (agy).

[5] Mesela bunlardan birine 20 Kasım 2017 tarihli ARTI TV’de izlediğim, Ayşe Hür ve Erdoğan Aydın’ın ortaklaşa sundukları “Tarihin Peşinde” programına katılan, Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin son Genel Sekreteri, Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP)’nin kurucusu ve son Genel Sekreteri Nabi Yağcı (Haydar Kutlu)’nun şahsında tanık oldum. Bir zamanlar Aydın Doğan’ın liberal iktisada hizmet amaçlı yayınlanan Referans gazetesinde, daha sonra da Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapan Yağcı’nın, Mustafa Suphi’yle Sultan Galiyev’i siyasi-ideolojik planda bir ve aynı gösterip, bu ikisinin aslında Stalin tarafından “tasfiye” edildiklerini söylemesi vaktiyle “komünizm” iddiasıyla yola çıkanların ne denli “kıbleyi” şaşırdıklarını göstermekteydi.

[6] 1920-1921’ler Türkiye ve Mustafa Suphi’lerin Dönüşü Sempozyumu İstanbul 18 Aralık 2004, TÜSTAV, İstanbul, 2005.

[7] Her ne kadar, 1960’lardan bu yana Türkiye’de Mustafa Suphi ve Sol’un tarihine ilişkin yaptığı bilimsel çalışmalarla, yukarıda adı geçen şahıslarla aynı kefeye konulmayacak olsa da aynı sempozyumda yer alan Prof. Dr. Mete Tunçay’ın, Fetullah Gülen hareketinin inisiyatifindeki Abant Platformu’nun yıllarca Eş Başkanlığı’nı yapmış olması, bilim (ve tartıştığımız Suphi) bağlamında son derece vahimdir.

[8] TKP tarihinin Şefik Hüsnü’den İsmail Bilen’e kadar uzanan döneminin, Türkiye’de ilk defa, Marksist zaviyeden yapılmış bir eleştirisi için bkz. İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, İstanbul, 1979.

[9] Emel Akal, İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 21.

[10] Emel Akal, Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve Bolşevizm, TÜSTAV, İstanbul, 2006, s. 351-352.

[11] Bu berraklığım başkalarını olduğu gibi anlaşılan akademisyenimizi de rahatsız etmiş olacak ki Akal, “bu acılı dönemi anlatırken son derece kibirli bir üslup kullanan Emrah Cilasun’u da anmadan geçemiyeceğim” demiş. (Emel Akal, İştirakiyuncular, Komünistler ve Paşa Hazretleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2013, s. 14.) Keşke Akal ahlak zabıtalığı yapacağına, kafasını bilimsel münakaşaya yorsaydı ve bu kitabın tezlerine cevap vermek yerine dipnotlarda, aklı sıra benim verdiğim kimi kaynaklarla uğraşmayı bıraksaydı.

[12] Age. s. 529-530.

[13] Age. s. 530.

[14] Age. s. 533.

[15] İbrahim Kaypakkaya, age, s. 425-426.

Emrah Cilasun
Emrah Cilasun[email protected]
Yazar ve çevirmen.
sisli escortümraniye escortataşehir escortkartal escortbeylikdüzü escortbeşiktaş escortmaltepe escorthalkalı escortşirinevler escortakpendik.commecidiyeköy escortbahçeşehir escortataköy escortrus escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort