SON DAKİKA
kadikoy escort

Hollywood’un Gözünden Türkiye ve Türkler

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:50 'de eklendi

Türkiye’nin, Batı Sineması’nın gözünden sunumu, elbette son kırk yıldır bir kara propaganda kabusu haline gelmiş “Midnight Express”ten ibaret değildir. Hollywood’un; soğuk savaş döneminde Batı’nın sıkı bir müttefiki olmasından kaynaklanan Türkiye’ye karşı ilgisi, özellikle casus filmleriyle göze çarpar. James Bond filmlerinde, genellikle Sovyet’lerden gelen tehditlerle mücadelede, Bond’un uğrak mekanlarındandır İstanbul ve Türkiye. Tabi ki senarist ve yönetmenler açısından bu sadece stratejik bir seçim değil, aynı zamanda sinematografiyi güçlendirecek bir unsurdur. Bilhassa, içinde hem romantizmi, hem macera duygusunu ve merakı barındıran İstanbul’un, otantik ama yüzünü batıya dönmüş havasıyla Hollywood’un ilgisini çekmesi doğaldır. Ancak görsellik açısından batılı sinemacıların iştahını kabartan, İstanbul görüntülerinin yanında bir de genel haliyle Türkiye ve Türk algısı masaya yatırılmalıdır. Bunun için; farklı dönemlerde Hollywood’ta çekilen “Türkiye ve Türklere dair” bazı filmleri incelemekte fayda vardır.

Norman Foster’ın, Orson Welles’le birlikte yönetmen olarak imzasını attığı 1942 tarihli “Journey into Fear” (Korkuya Yolculuk) filmi İstanbul-Batum hattında geçen bir casusluk hikayesidir. Nazilerin peşinde olduğu bilgilere sahip olan, Amerikalı bir mühendis filmin merkezindedir. Silah teknolojisinde uzman olan mühendis Howard Graham, Türk İstihbaratının da korumaya aldığı gemiye bindirilir ve Alman casusları ile heyecan dolu bir kedi fare oyunu başlar. Senaryo ekibinde de yer alan Orson Welles, daha sonraki yıllarda verdiği bir röportajda, filme yönetmen olarak herhangi bir katkı sunmadığını belirtmiştir. Welles, filmin senaristlerinden olmasının yanında, ayrıca filmde Albay Haki adlı bir Türk İstihbarat subayını canlandırır. Filmdeki Türkçe konuşmalar ve telaffuzlar, zor anlaşılır haliyle, Türk izleyiciye komik görünecek düzeydedir. O dönemin şartları içerisinde dile dair pek bir araştırma yapılamadığı gibi, muhtemelen Türkçe konusunda ekibe yardımcı olacak birileri de bulunamamıştır. Örneğin “iyi akşamlar” yerine “akşam efendim” denilmesi gibi, en temel cümlelerin kullanımında bile hatalar vardır. Rahat tavırlı fakat otoriter, şişman Albay Haki’nin, kurtuluş savaşı döneminde Atatürk’ün ekibinde yer aldığı bilgisi geçilir. Yine, Albay Haki tarafından gizlice mühendisi korumakla görevlendirilip gemiye bindirilen Bay Kuvvetli’nin de, Türk Kurtuluş Savaşı’nda mücadele ettiğini onun şu sözlerinden öğreniriz; görevi uğruna hayatlarını riske attığını söyleyen mühendise “ben halkımın özgürlüğü için gazi ile omuz omuza savaştım. Ülkem için gerekirse hepimizin hayatını feda ederim” diye çıkışır.  Filmin, Atatürk Devrimlerine ve yeni kurulmuş olan Cumhuriyet’e bir sempatisi olduğu bunun gibi göndermelerden göze çarpar. Film aksiyon türü açısından, dönemine göre son derece başarılı ve kendini izlettiren bir yapıdadır.

“Journey Into Fear”dan on yıl sonra Türkiye’de geçen başka bir casusluk hikayesi, “Five Fingers” çekilir. Genel olarak İstanbul’u filmin mekanı olarak kullanan Batı’lı filmlerden farklı olarak, Five Fingers’ın büyük bölümü Ankara’da geçer. Ellilerin başındaki Ankara’yı beyazperdede göstermesiyle eşsizdir. Yüksel Palas’tan, Kızılay’a kadar pek çok ünlü mekanıyla, Türkiye’nin genç başkenti Joseph L. Mankiewicz’in kadrajında kendisini gösterir.

1944 yılında geçen filmde ana mekan olarak Ankara’nın tercih edilmesinde, başkent olması sebebiyle diplomatik-bürokratik ilişkilerin merkezi olması etkilidir. İkinci Dünya Savaşı’nin tarafsız ülkesi Türkiye’de, savaşın tarafı olan ülkelerin diplomatları hala aynı sosyal çevreyi paylaşmaktadırlar. Zaten filmin açılış cümlesi de “ikinci dünya savaşı dünyayı kasıp kavururken, güneş tarafsız Türkiye’nin üzerinde huzurla doğmaktadır” olur. Türkiye’nin, ikinci Dünya Savaşı’nın cehennemine dahil olmamakla ne kadar şanslı bir ülke olduğunun vurgusu yapılır. Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği’nde yaver olarak çalışan Ulysses Diello ele geçirdiği çok kritik bilgileri Almanya Büyükelçiliği’nde görevli olan Moschitz aracılığıyla Nazilere satmaktadır. Başkent’in diplomasi trafiğini de içine alan entrikalarla dolu bir casusluk hikayesi izlenir. Diello, edindiği bilgileri satacağı üst düzey Nazi subayıyla buluşmak için İstanbul’a gider. İngiliz İstihbaratçı’nın İstanbul için, “Tanrı bu şehri casuslar için yaratmış! Burada kimseyi bulmanın imkanı yok!” sözü, ellilerin başındaki İstanbul’un bile, Avrupalılar’a ne kadar karmaşık ve kalabalık geldiğini ortaya koyar. Toplumun inanç yapısına dair göndermelere de filmde yer verilir. Ankara’daki camide buluşmadan önce, Diello’nun Nazi subayına dikkat çekmemesi için “camiye girerken ayakkabılarını çıkarmayı unutma” tavsiyesi üzerine, subay ona “çok gülünç” diye cevap verir. Bunun üzerine Diello kiliseye girerken şapka çıkarmamızdan daha gülünç değil” der. Batılı’ların Türkiye toplumunun kültürüne olan uzaklığı Beyazıt’taki kovalamaca sahnesinde ortaya çıkar. Peşindeki İngiliz Ajanlarını atlatmak için caminin içinden geçen Diello’nun ardından camiye ayakkabıyla giren ajanlar, cemaatin tepkisiyle karşılaşır. Ayrıca bu kovalamaca sahnesinde, Sultanahmet, Kapalıçarşı ve Beyazıt Üniversite Meydanı gibi pek çok tarihi mekan kadraja girer.

Joseph Pevney’in 1957’de çektiği, suç-dram filmi olan “İstanbul”, eski bir savaş pilotu olan Brennan’ın (Errol Flynn), elmas kaçakçılığı yüzünden Türkiye’den sınır dışı edildikten beş yıl sonra İstanbul’a dönüşüyle başlar. Evlenmeyi planlarken, bir yangında kaybettiği sevgilisi Stephanie’yi bulmasıyla, elmaslar yüzünden girdiği tehlikeli kovalamacaya, bir de yarım kalan aşk öyküsü eklenir. Sarayburnu’ndan, Sultanahmet ve Beyazıt’a kadar, tarihi mekanlarda yapılan çekimler, filmi İstanbul’un güzelliğiyle süsler. John Bentley’in canlandırdığı Müfettiş Nural karakteri, elmas kaçakçısı Brennan’a İstanbul’da bulunduğu süre boyunca göz açtırmamaya çalışır. Müfettiş Nural, işini düzgün yapan, zeki, dikkatli ve karizmatik bir polistir. Brennan’ın bulaştığı, kirli işlerin sonucu olarak peşine düşen Türk suçlular sayılmazsa, filmde kötü Türk Karakter yoktur. Türkler son derece cana yakın ve misafirperver olarak gösterilirler. Ancak yine, yabancı oyuncuların canlandırdığı Türk karakterlerin Türkçe konuşmaları anlaşılır gibi değildir.

Türkiye üzerine, en eğlenceli ve ülkeyi pozitif haliyle yansıtan filmlerden biri, 1964’te çekilen “Topkapı”dır. Eric Ambler’in 1962’de yazdığı “The Light of The Day” romanından, Monja Danischewsky tarafından senaryoya uyarlanan film, uluslararası bir çetenin Topkapı Müzesinde gerçekleştirmeyi planladığı soygunu anlatır. İstanbul’un sinematografik açıdan en üst düzeyde kullanıldığı film, sinema algısını milliyetçi duygularıyla kuran yerli izleyici bile memnun bırakır bir senaryoya sahiptir. Bu durumda filmin yönetmen koltuğunda, geçmişte Komunist Parti’yle olan bağı yüzünden McCarthy’nin hışmına uğrayıp ‘Kara Listeye’ alınan ve ABD’yi terk etmek zorunda kalan Jules Dassin’in oturmasının da payı vardır. Film için ciddi bir hazırlık sürecinden geçen Dassin, hikayeyi oryantalist bir bakış açısından kaçınarak ele alır. “Journey Into Fear”ın aksine, filmdeki Türk karakterleri canlandırması için Türk Oyuncuları tercih eden Dassin, kendisi de küçük bir rol üstlenerek trafik polisini (bu trafik polisi dikkat çekici derecede akıcı bir İngilizce konuşur) canlandırır. Çetenin peşine düşen Türk istihbaratçı Binbaşı Ali Tufan’ı canlandıran Ege Ernart, Jules Dassin’le birlikte Paris’e giderek dokuz ay boyunca filmdeki rolüne hazırlanır. Sonuçta Ernart, sergilediği performansla kadrodaki Peter Ustinov ve Maximillian Schell gibi dev aktörlere rağmen hiç de sönük kalmaz. Dış mekan çekimlerinin tamamının İstanbul’da gerçekleştirildiği filmde, turistik olarak nitelenebilecek pek çok detay Dassin’in kamerasına yansır. Yağlı güreşler, panayır, boğaz ve Kızkulesi’nden tutun da, filme adını veren Topkapı Sarayı gibi pek çok tarihi yer, yönetmene görsel bir avantaj sağlayarak filmde kendini gösterir.

Ufak tefek düzenbazlıklarla yolunu bulan Arthur Simpson’ın, soyguncu çeteye ait bir otomobili İstanbul’a getirme işini kabul etmesiyle başlayan macera, Kapıkule sınırından itibaren olumlu bir Türkiye profili sunar. Pasaportuyla ilgili sorun yaşayan Simpson’ın, Arapça konuşarak polise rüşvet teklif etmesi ve polis memurunun Arapça bilmediğini söyleyerek onu terslemesi, Batı’daki ‘yozlaşmış Ortadoğu Toplumu’ algısına dair bir göndermedir. Simpson’ın, otomobile gizlenmiş silahla yakalanmasının ardından sorgulanışı, Batılı’ların hiçbir zaman pek algılayamadıkları, Türkiye’nin katı bürokratik yapısını ve suça yaklaşımını oldukça yumuşatarak sunar. Simpson’un karşısında, itham edildiği suç düşünüldüğünde, ona son derece nazik davranan yetkililer vardır. Sorgudan sonra Simpson paçasını kurtarmak için Türk İstihbaratı’na çalışmayı kabul eder. Ancak, çetenin güzel üyesi Elizabeth Lipp karşısında afallayıp kendisi ele veren Simpson, ikili oynamaya başlar. Filmin finalinde; ne kadar zeki ve yetenekli olsalar da çetenin üyeleri, Binbaşı Tufan ve ekibini kandırmayı başaramaz. Başlangıçta suikastçı sanılan soyguncuların gerçek amacı anlaşılır ve kendi ayaklarıyla gittikleri Binbaşı Tufan’ın ofisinde tutuklanırlar. Siyah takım elbisesi ve hiç çıkarmadığı siyah güneş gözlükleri ile tam bir görev ciddiyeti içinde olan Binbaşı Tufan, hırsızlık çetesini terörist sanmasını kast ederek, “bazen insanın mesleği, olaylara dar bir bakış açısından bakmasına sebep olur” der. Türkiye’nin terörizm konusundaki hassasiyetini vurgulayan konuşmasından sonra, ilk defa gözlüğünü çıkarır ve Simpson’a döner. Gümrük’teki sahneden itibaren takıldığı “mevkufsunuz” kelimesini tekrar eden Simpson’un, mağlubiyeti kabul eden yüz ifadesiyle Atatürk büstüne attığı bakış görülmeye değerdir. Peter Ustinov, filmdeki rolüyle “en iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aldığı Oscar’ı sonuna kadar hak eder.

Türklerin, Batılı’ların bilgisi ve zekası tarafından alt edilemediği nadir filmlerden olan “Topkapı” Türkiye Devleti tarafından da kültürel propaganda aracı olarak görülmüş ve desteklenmiştir. Kimyasında sanata, özellikle de sinemaya şüpheyle yaklaşmak olan devletin, “Topkapı”nın iyi bir tanıtım aracı olacağını öngörmesi ve daha çekim aşamasından itibaren güçlü şekilde desteklemesi şaşırtıcıdır. Her ne kadar bu durumda, filmde Türkiye’ye dair olumlu bir imaj çizilmesi etkili olsa da; ‘Karadeniz’den Boğaz girişini göstererek’, boğazı düşman gemilerinin çıkarmasına açık hale getirdiği gerekçesi ile sansürlenen Osman Seden’in “Kardeş Dursun” filmi gibi örnekler de mevcuttur. Ancak çok köklü bir sansür tarihçesi olan Türkiye Bürokrasisi’nin iyi tarafına denk gelen “Topkapı”, bugün bile tarihin en iyi macera filmlerinden biri olarak görülmesinin yanında, çok uzun yıllar dünya kamuoyunda Türkiye için olumlu bir referans olmuştur.

İngiliz yapımı bir film olsa da, Batı Sineması ve Hollywood’ta, Türk Kurtuluş Savaşı’nı konu edinen tek film, 1970 yapımı “You Can’t Win Em All” yani “Hepsini Kazanamazsın” olur. Peter Collinson’ın yönettiği film Türkiye’de “Paralı Askerler” adıyla gösterilir. Her ne kadar film, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerin gözünden değil, iki Amerikalı’nın serüveni üzerinden anlatsa da, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasının Türkiye’sinde yaşananlara dair, Çanakkale Savaşları dışında bir olguya değinmesiyle önemlidir. Adam (Tony Curtis) ve Josh (Charles Bronson) adlı iki paralı asker, 1922’de Türk Kurtuluş Savaşı son günlerindeyken, Padişah’ın kuvvetlerine silah satmak için Anadolu’ya gelir. Burada Fikret Hakan’ın canlandırdığı Albay Ahmet Elçi ve birliğiyle karşılaşan iki kafadar, onunla birlikte Balıkesir Valisi Osman Bey’in huzuruna gider. Osman Bey’in, üç kızı ve kızlarının dadısı olan Ayla’yla (Michele Mercier) birlikte, yüklü bir altın stoğunu taşıyan trene eşlik etmeleri teklifini kabul eden iki kafadari kendilerini Kuva-yi Milliye, Padişah’ın askerleri ve İtilaf Devletleri kuvvetleri arasında kaldıkları bir maceranın içinde bulurlar.

Bu sırada, kahramanların ülkenin durumuna dair sorgulamaları da başlar. Padişah’ın askerlerine silah satmanın etik boyutunu tartışan Adam, Josh’a “padişahın ve onun sistemi zaten kötü” der. Josh’un “buna kim karar veriyor?” sorusu üzerine Adam, “halk ve Mustafa Kayhan” diye cevap verir. Filmde Mustafa Kemal, ‘Mustafa Kayhan’ olarak geçer. Josh ve Adam arasındaki bu tartışma, saltanata karşı Atatürk ve Cumhuriyeti destekleyen tutumunu açıkça ortaya koyar. Bunun gibi; Adam ve Ayla arasında geçen bir diyalogda ise, kadının bu topraklarda artık özgür olduğu vurgusu yapılır. Ayla, Mustafa Kayhan’ın devrimlerinden ve getirdiği yeniliklerden övgüyle söz eden Adam’a, neden Mustafa Kayhan’ın yanında yer  almadığını sorar. Atatürk’e ve Türkiye’ye karşı son derece sempatik bir yaklaşım içerisinde olan senaryo, Türkiye’deki ilgili makamların onayından geçer. Ancak Türkiye’de yapılan çekimler, film içinden başka bir film çıkaracak kadar olaylı olur. Giovanni Scognamillo’nun “Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler” adlı kitabında anlattığı üzere, bir set asistanının karavanda düşerek ölmesi ve set aracının iki çocuğu ezmesi gibi trajik olayların yanında, filmin seti bir kaç kez polis tarafından basılır. Film makaraları, kare kare incelenerek Türkiye aleyhinde herhangi bir unsur olup olmadığı kontrol edilir. Ancak filmle ilgili asıl kıyamet, filmin finalinde kahramanların Atatürk’le karşılaşma sahnelerinde olur. Türkiye’nin itirazı Atatürk’ü canlandıran Patrick Magee’nin ünlü bir aktör olmamasınadır. Tartışma, Atatürk’e hakaret boyutuna taşınır. Filmin Türkiye gösterimi yasaklanır. İlginç olan şudur ki; resmi otoritelerin hışmına uğrayan bu filmden beş yıl sonra, Türkiye’deki sistemi tüm toplumuyla beraber yerden yere vuran “Midnight Express” ortaya çıkar. Üstelik bu filmin çekimleri Malta’da yapıldığı için, Türkiye’de resmi kurumlar gibi bir derdi de olmaksızın istediği kadar karanlık bir Türkiye profili çizmekte özgürdür.

Filmin yapım aşamaları ve politik tartışmalar dışında, içeriğe dair dikkat çekici detaylar vardır. Senaryo, 1922’deki Kurtuluş Savaşı’nı anlatmasına karşın hiç “Osmanlı” ifadesi geçmez. Hatta Sultan’dan, ‘Türkiye Sultanı’ olarak söz edilir. Balıkesir’den İzmir’e yapılan yolculuk esnasında Kapadokya’da peri bacalarının önünde geçilmesi veya İzmir’deki kargaşa anlarında İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü’nün ve Çırağan Sarayı’nın görünmesinin, filmde görsellik kurmak adına kabul edilebilir bir tarafı vardır. Fakat, Ahmet Elçi’nin İzmir’e giderlerken Efes Antik Kenti’ni gösterip “burası Mezopotamya’nın kalbi” cümlesi, senaryo yazılırken doğru dürüst bir tarih ya da coğrafi araştırma yapılmadığını ortaya koyar. Olay yaratan final sahnesinde “Mustafa Kayhan”ın karşısına çıkan iki kafadar, General tarafından affedilir. Mustafa Kayhan’ın onları affetmesinin sebebi de, aslında kendisi için çalışan Ayla’nın ricasıdır.

Sinemaya pek çok kez uyarlanan Bram Stoker’ın fantastik romanı “Dracula”nın, 2014’te “Dracula Untold” ismiyle çekilen versiyonu, Türkiye’de tarihsel bir tartışma olarak ele alınır. Dracula’ya ilham veren Eflak Hükümdarı Vlad Tepeş’in, Fatih Sultan Mehmet ve Osmanlı’larla olan ilişkisi malumdur. Henüz çocuk yaştayken Eflak Bey’i olan babasının Osmanlı Sultanı’na olan bağlılığını göstermek için Osmanlı himayesine verdiği Vlad’ın, “Kazıklı Voyvoda”ya dönüşme sürecinde Türklere duyduğu nefretin büyük payı olduğu aşikardır. Fakat “Dracula Untold” tarihsel bir hikaye anlatma iddiasında değildir. Filmde, fantastik  bir hikayenin içine serpiştirilen tarihsel karakterler vardır. Francis Ford Coppola’nın çektiği, 1992 yapımı Dracula’nın girizgahında savaşta kaybeden Osmanlılar’ın yazdıkları yalancı mektup yüzünden karısının ölümü sonrası, Tanrıya isyan edip kan içerek ölümsüzleşen Dracula’nın Türk antipatisi vurgulanır. Ancak Coppola’nın  Draculası Türkiye’de tarihsel bir tartışmaya vesile olmazken, seyircinin sinemaya bakışı mı değişmiştir bilinmez, yıl 2014’ü gösterdiğinde “Dracula Untold” özellikle milliyetçi kesimin hışmına uğrar. Sosyal medyaya düşen bazı videolarda seyircilerin, filmi izledikleri  Türkiye’deki sinema salonlarından filmi protesto edip yuhaladıkları görülür. Dracula’nın Fatih’i ısırarak öldürdüğü bu sahnede, ateşlenen bazı seyirciler perdeye ellerindeki cisimleri atarlar. Bu kitlenin, çok da bilinçli sinema izleyicisi olmadığı ve ortalama veya ortalamanın altında eğitim seviyesinde olduğu göz önünde bulundurulmakla birlikte, bu tepkiyi gösterenlerin Türkiye genelinde azımsanmayacak bir oranda olduğunun altına çizmekte de fayda vardır. Televizyon dizilerinde pompalanan milliyetçilik ile kendisine fantastik bir dünya yaratan kitlenin bu tepkisi doğal olsa da, asıl şaşırtıcı olan bazı sinema eleştirmenleri, hatta tarihçilerin de filmi ‘gerçekleri yansıtmamakla’ suçlamış olmalarıdır. 1464 yılında geçen hikayede, 1481’de eceliyle ölen Sultan 2. Mehmet’in, Dracula tarafından ısırılarak öldürüldüğünü gösteren bir filmi, tarihsel bir iddiası varmış gibi izlemek haksız bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım da, ister istemez filme karşı bir önyargıyı getirir. Aslında filmi dikkatli izlendiğinde, milliyetçilerin bırakın tepki göstermeyi, tam da isteyebilecekleri türden bir Osmanlı ve Türk imajı sunulduğu görülür. İlkokul’dan itibaren empoze edilmiş olan ‘dünyayı titreten’ güçlü Osmanlı imajı, filmde her yönüyle ortadadır. Vlad, Osmanlı’nın gücü karşısındaki çaresizliği nedeniyle doğaüstü bir güçten medet umar. Osmanlı’nın Avrupa üzerindeki etkisi ve yarattığı korku, Vlad’ın vezirinin söylediği ” yakında bütün dünya Türk olacak” sözüyle de iyice kendisini gösterir. Filme yapılan haksız eleştirilerin diğer noktası ise; tarihte Batı Dünyası için korku unsuru olan Osmanlı’nın, hiç olmadığı kadar gerçeğe uygun karakter imajları üzerinden gösterilmesidir. Osmanlı’nın pek çok milletten oluşan kozmopolit yapısı karakterlerin fiziksel özellikleri üzerinden vurgulanır. Genellikle Batı Sinemasında Osmanlı, siyahi ya da en azından esmer tenli karakterler üzerinden tasvir edilir. Terry Gilliam’ın “The Adventures of Baron Munchausen” filminde Türklerle savaşmak için, kendisine kahramanlar toplayan Baron’un macerası bu duruma iyi bir örnektir. Terry Gilliam’ın, fantastiği slapstick komediyle üslubunun beraberinde getirdiği şekliyle biraz şapşal ve beceriksiz gösterilen Türk askerleri siyahlardan ve ufak tefek esmer adamlardan oluşur. Bu gibi tasvirlerle karşılaştırıldığında, oynadığı her rolün hakkını veren Dominic Cooper’ın canlandırdığı Sultan Mehmet, son derece karizmatik bir ‘Fatih’tir. Dracula’yla göğüs göğüse dövüşen ve onu alt etmek için zekice yöntemler bulan Mehmed, nerdeyse onu öldürecekken, doğal olarak Bram Stoker’ın efsanesinin içini boşaltmamak adına Dracula’ya yenilir ve ölür. Ancak Mehmed’in güçlü ve zeki tasviri dahi, Türkiye’deki bir takım izleyiciyi tatmin etmez. Bu kitle muhtemeldir ki, ölümsüz olup 19.yüzyılın sonlarının İngiltere’sinde bir macera yaşaması gereken Drakula’nın, Fatih’in önünde diz çöküp af dilemesini veya onun tarafından öldürülüp, hikayesinde erken final yapmasını beklemektedir.

Filmdeki diğer Osmanlı karakterlerinin, filmin antagonisti olarak konumlandırılmak adına biraz abartılı bir mizansenle kurgulandığını kabul etmek gerekir. Özellikle Uçbeyi Hamza Bey’le yanındakilerin Vlad’ın sarayına geldikleri sahne ve Vlad’ın oğlunu teslim alırken onunla alay eden tavırlarındaki kurgulama göze batar. Ama fantastik korku türü için çok da alışılmışın dışında sayılmaz. Her ne kadar devşirme oldukları vurgulansa da, Osmanlı askerleri fiziksel özellikleri ile sarışın, renkli gözlü olarak karakterize edilir. Filmde Türkçe konuşmalarda telaffuzlardaki sorunun kabul edilebilirliğinin yanında durumu kurtarır niteliktedir. Aslında Osmanlı ilk defa; bir doğu toplumundan çok, Roma İmparatorluğu ile olan benzerlikleriyle gösterilmiştir. Seyircinin bu filme gösterdiği tepkinin bir nedeninin de, o güne dek olduğundan daha kötü ve karanlık gösterilen Türkiye ve Osmanlı tasvirleri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Film, Dracula’yı daha önce tasvir edilmemiş şekliyle göstererek şekilde tek başına koca orduları dağıtacak kadar güçlü göstererir. Genellikle doğa normalin üstünde güçlü olsa da yakaladığı insanların kanını emen ve şekil değiştirebilen Dracula, bu filmde adeta Supermanleşir. Filmin baştan sonra görsel efektlerin hakim oldu teknik boyutu ile vasat bir yönetmenlik sunar. Sonuçta “Dracula Untold” bir fantastik korku filmidir ve tarihsel bir hikaye yansıttığı algısıyla izlenmesi, filmin amacına aykırı kalır.

Görülen odur ki, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Türkiye’yi konu edinen Hollywood filmlerinde, ülke ve Türk insanı son derece pozitif bir bakış açısıyla yansıtılır. Hatta 78’de Midnight Express’e gelinene kadar bu durumun devam ettiği söylenebilir. Ancak seksenlerden, özellikle de doksanlardan itibaren çekilen filmler arasında, Russell Crowe’un “The Water Diviner”ı haricinde olumlu ‘Türk’ algısı yaratan bir Hollywood filmi olduğunu söylemek zordur. Fakat bu durumda tek suç, batı’nın “ortadoğu ve islam coğrafyasına olan önyargılarında mıdır?” sorusunu sormak gerekir. Yoksa bir zamanlar umut vaad eden genç bir ülke olarak; aksaklıklarıyla dahi olsa demokrasiyi tesis etme çabasıyla Batı Dünyasının sempatisini kazanan Türkiye, kazanımlarından ödün verip, uluslararası alandaki algısının değişmesine mi sebebiyet vermiştir? Devletin sansür konusundaki hevesi ve yabancı paranoyalarının yanında, demokrasi karnesinin giderek kötüleşmesinin, Batı’nın Türkiye’ye yönelik negatif tutumunu güçlendirmede etkili olduğu ve bunun sinemaya da yansıdığı ihtimali üzerine düşünülmelidir.

Emre Tanç
mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat

türk porno mobil porno