SON DAKİKA
kadikoy escort

Haydar Eroğlu: Ne zaman görsem seni yeşeriyor içimdeki bozkır

Yazar, şair Haydar Eroğlu ile şiir üzerine ve diğer sanat çalışmaları üzerine konuştuk: “Ne zaman görsem seni yeşeriyor içimdeki bozkır.”

Bu haber 27 Mart 2017 - 22:50 'de eklendi

Nuray Salman / Delta Haber

1986 yılında, 28 yaşındayken Hollanda’ya giden ve ilk kitabı Broy Dergisi Şiir Özel Ödülüne layık görülen, o tarihten beridir yazdıkça ödülleri de eksik olmayan yazar, şair Haydar Eroğlu ile şiir üzerine ve diğer sanat çalışmaları üzerine konuştuk: “Ne zaman görsem seni yeşeriyor içimdeki bozkır.”

Nuray Salman: 1958 Yozgat doğumlusunuz.Ticaret ve hukuk okudunuz, 1986 yılında 28 yaşındayken Hollanda’ya gittiniz. O yıl ilk şiir kitabınız yayınlanmış. Şiir kitaplarınızın  yanı sıra, çocuk romanları, çocuk şiirleri ve fıkra derlemeleri de yayımlamış, öyküler yazmışsınız. Ve bir çok ödüller almışsınız… Öncelikle çocukluğunuza ve gençliğinize doğru gidelim. Yazar, şair, Haydar Eroğlu’nu  sizin cümlelerinizle nasıl anlatırsınız?

Haydar Eroğlu: Dediğiniz gibi ticaret ve hukuk okudum. ’80 sonrası işkence gören binlerce insandan biri de bendim… 1986 yılında da Hollanda’ya giderek siyasi sığınma talebinde bulundum. Şair, yazar olarak  “oturum hakkı ” verildi. Türkiye’de kalbur üstü bir çok dergide yayımlanan şiirlerimden (birkaçı dışında) oluşan ikinci kitabım “Türkçemle Türküler” Türkiye’de Kerem Yayınları tarafından (merhum Burhan Günel) yayımlandı. İlk kitabım kendi olanaklarımla 1978 yılında yayımlanmıştı: “Bir Zor Zanaat: Şairlik” Yayımlanmasında büyük emekleri olan Ceyhun Atuf Kansu’yu, Fikret Otyam’ı ve Ahmet Say (yaşıyor) saygı ile anmalıyım bu vesileyle.

Evet, 1958 yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Bahadın Köyü’nde (belediyelik) doğdum. İlkokulu köyümde okudum.Ortaokulun son sınıfını kasabamda açılan ortaokulda okudum. Sorgun Lisesi’nin birinci sınıfından yıl sonuna doğru ayrıldım. Liseyi yıllar sonra Almanya’nın Köln kentinde bitirdim.

Köyümüz Bahadın’da Sâni Dede’min köy odası vardı. Köyün yaşlıları gelirler o soğuk kış günlerinde sohbetler ederler, masallar anlatırlar, Hz. Ali’nin Cenk Hikayeleri, Leyla İle Mecnun, vb. kitaplar okunur, şair dedem/iz Âşık İbrahim’den şiirlerini ezbere bilenler şiirler okur, türküler çığrılır, eykiyalık anıları/hikayeleri anlatılır, Kurtuluş Savaşı’nda önemli görevler üstlenmiş olan Kâzım Çavuş (aynı boy ve soydanız, ama soyadı kanunu ile onların soyadı Baş olmuş) dede askerlik ve savaş anılarını anlatır, Atatürk’ü çok yakından gördüğünü anlatır anlatır ağlardı o ağzından bal damlayan adam üslubuyla. Anlatmış da ben unutmuş olabilirim, ama oğlu Hasan Baş’ın (ne yazık ki kısa bir süre önce kaybettik) verdiği bilgiye göre Turgut Özakman’ın  “Şu Çılgın Türkler” adlı kitabında anlatılan ve kim olduğu bilinmeyen yaralı komutanını bırakıp kaçmayan, sırtında taşıyan asker babası Kâzım Çavuş’muş. Yüzbaşı ve yakınları sonra gelip  babasını bulmuş teşekkür etmişler, yıllarca süren dostluk kurmuşlar, maddi durumları çok iyi olduğu için para önermişler kabul edilmemiş, iş önermişler oğullarına örneğin; Naci Baş ‘a bir iş yerlerinde müdürlük gibi, Naci Amca kabul etmemiş, “ben yapamam” diye… Şiirleri ve efsanevi yaşam öyküsüyle dedemiz Âşık İbrahim çocukluğumun o yıllarında şiir yazmama neden oldu, iyi ki de oldu. Bu nedenle stajını da tamamladığım hukuk öğrenimimi bırakıp edebiyat eğitimi almaya karar verdim, öyle de oldu.

NS: 1986 Barış Yılı nedeniyle Ankara Dış Hekimler Odası, Ankara Eczacılar Odası ve Ankara Tabip Odası’nin ortaklaşa düzenledikleri şiir yarışmasında Broy Dergisi Şiir Özel Ödülü,Ayko tarafından Enver Gökçe anısına düzenlenen yarışmada Özendirme Ödülü,Petrol İş Sendikası’nin düzenlediği yarışmada Mansiyon,İsviçre İşçiler Birliği’nin düzenlediği yarışmada Mansiyon,Uluslararası Hümanist Enternasyonal İkincilik Ödülü,İzmir Büyük Şehir Belediyesi’nin düzenlediği Çocuk Romanı Yarışması’nda İkincilik Ödülü,Ankara Çankaya Belediyesi ile Damar Dergisi’nin ortaklaşa düzenledikleri yarışmada çocuk şiiri dalında Birincilik Ödülü,Poetry International (Dünya Vafkı) tarafından düzenlenen Öykü yarışmada Öykü Ödülü,Unesco’nun 1996’yı “Uluslararası Nasreddin Hoca Yili” ilan etmesi nedeniyle Akşehir Nasreddin Hoca Derneği’nin düzenlediği Gülmece Öykü Yarışması’nda Başarı Ödülü,Samim Kocagöz Öykü Yarışması’nda İkincilik Ödülü’nü. Birçok ödülün yanı sıra bugüne dek biri Hollandaca olmak üzere 12 kitabınız yayımlandı. Aldığınız ödüller için neler söylemek istersiniz? Ödüller itici bir güç, bir motivasyon olabilir mi?

HE: Sevgili Nuray, sözünü ettiğiniz ödüllerin benim için bir itici güç olduğunu, bir motivasyon olduğunu söyleyebilirim. Ödül ya da yarışmalara karşı olanlar da var, saygım var. Aynı saygıyı ben kendilerinden de beklerim şahsım adına. Yozgat’ın bir köyünde doğmuşsunuz, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi kültür /sanat merkezlerinin kıyısında bile değilsiniz, uzağındasınız upuzağında. Sınırlı olan maddi olanaklarınızla birkaç dergiye abone olursunuz olabilirseniz, kitap hak getire.

Ben bu konuda köyüm Bahadın’da biraz da olsa şanslı olanlardanım itiraf etmeliyim ki, Köy Enstitülü öğretmen amcam Ârif Baş’ın (soyadı kanunu ile biz Eroğlu, onlar Baş olmuş) kitaplığı vardı köyde, ondan kitaplar alır okur geri verirdim. Varlık dergisi ile ben ilkokul dördüncü sınıfta tanıştım, Ârif Baş abonesiydi. ilkokul öğretmenim Ali Önder Koç (üçüncü sınıfta) doğa ile ilgili  şiir yazma ödevi vermişti, yazdım, beğenildi. Bir de bir sözün kompozisyon kuralları içinde açıklamasını istemişti bizden yazılı gibi bir sınavdı bir bakıma sınıfta. Söz şöyleydi o yaştaki çocuklar için çok ağırda olsa açıklaması : “İnsafsız bir maharetle kılıç kullanan Türk Eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.” Belleğimde böyle kalmış,bu, dördüncü sınıf da olabilir. Açıkladım, öğretmenimiz övgüyle söz etmişti yazdıklarımdan, yazımın güzelliğinden.

Şimdi de öyle mi bilmiyorum ama, o yıllarda güzel yazıları öğretmen sınıfın ya da okulun panosuna asardı. Hemen hemen her kutlamada bayramda şiir okutmuştur ilkokul öğretmenlerim bana. Yine ilkokulda bir de tiyatro oyununu oynamıştık, ben bir doktoru canlandırıyordum, unutmam. Eeee doktorun takım elbisesi olmalıydı bulundu, hatta bir de foter köyden… Tüm bunlar bir çocuğun motivasyonudur kendinde görülen, geliştirmesi istenen yetenekleri konusunda. Gel gör ki metematiği hiç sevmezdim, tüm öğrenim hayatımda da sevemedim, matematiğin olduğu günler/saatler okula gitmek istemedim hiç! İlkokulun ilk yılında sevdirilemediğiyle de ilgili bir yanının olduğunu düşünmüşümdür hep matematiğin. Bu bağlamda demem o ki, ilkokulda öğretmenlerin bir çocukta gördükleri yeteneklerini geliştirmesin demesinde büyük rollerinin olduğuna ya da olması gerektiğine inanırım, kendimden bildiğim bu! Günümüzde çocuklar çok şanslı, çizgi filmler, rengarenk  kitaplar kitaplar kitaplar. İlkokulda bir gün masal  kitapları dağıtılmıştı, evlerimize götürüp okumuştuk: Rengarenek. Bayram şekeri gibi  kitaplar, hayran kalmıştım. İşte o boşluğu dolduruyorumdur kim bilir belki de torunumun seyrettiği çizgi filmleri benim de seyretmemle, belli etmeden…

Evet, ödül bir takdir edilme, bir kadir kıymet bilmedir de aynı zamanda, yeter ki hak edene verilsin. Ödül alarak sevinmenin insanın doğansında da olduğunu düşünüyorum ben. Bir kişinin ödüllendirilmeden önceki o normal ya da cezalandırılmış halinin kan değerleri  ile ödüllendirildikten sonraki durumunun moral vb. değerleri yaşama daha dönüktür sanırım, ödül yeşertir.

NS: Siz çocuk romanı, çocuk şiirleri, çocuk fıkraları yazıyorsunuz. Ayrıca Hollandaca yayınlanan çocuk romanınız da var. Çocuklar için yazmak gerçekten de ayrıcalıklı bir durum. Çocuk kitapları yazmak için onlar gibi düşünmek, onların dilini konuşmak lazım. Bunu nasıl beceriyorsunuz?

HE: Hollandacaya da çevrilen çocuk romanım ALTIN KAFES , İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği Çocuk Romanları Yarışması’nda ikincilik ödülü aldı dosya olarak.Sonra da belediye tarafından kitaplaştırıldı. Kızım Eylem (şimdi öğretmen) ile ilgili olarak çocukluğunda tuttuğum günlüklerin romana çevrilmesidir Altın Kafes. Hollandacaya Türkolog – kültürel antropolog Sytske Brunesse tarafından çevrildi ve sadace çocuk ve gençlik kitapları yayımlayan Leopold Yayınevi tarafından yayımlandı, hakkında birçok dergi ve Trouw gibi Hollanda’nın önemli bir gazetesinde tanıtıcı ve övgüyle karşılanan bir yazı yayımlandı. Kasete okundu, ilkokullara yardımcı ders kitabı olarak önerildi.

Ankara – Çankaya Belediyesi ile Damar Edebiyat Dergisi’nin otaklaşa düzenledikleri yarışmalarda çocuk şiiri dosyası dalında BİR TUTAM KIR ÇİÇEĞİ birincilikle ödüllendirildi ve Çankaya Belediyesi’nce kitaplaştırıldı. Şiirlerin iççizimini de karikatürist Faruk Çağla tarafından yapıldı (Almanya’da ameliyat olduğu hastanede yatakta çizdi, sağolsun).

Dediğiniz gibi; “Çocuk kitapları yazmak için onlar gibi düşünmek, onların dilini konuşmak lazım.” Kolay değil elbette… Seçtiğiniz sözcüklere dikkat edeceksiniz, onları iyi gözlemleyeceksiniz, cocuklaşmadan çocuk gibi olacaksınız. Bu, aslında her şairde olmasa da çoğunda olan bir şeydir gibime gelir hep;  şair biraz çocuktur, çocuk da biraz şair. Çocuk psikolojisini, dilini, davranışını iyi bilmek gerekir, galiba ben bunu başarabilmişim ki, bir ödül de EL BEBEK GÜL BEBEK adlı şiir dosyam ile Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülleri’nden birini aldım.

NS: Şiirin değişik tanımları yapılıyor sayın Eroğlu, sizce şiir nedir?

HE: Şiirin değişik tanımlarının yapıldığı konusunda hemfikiriz, o halde yapılan tanımlar kadar şiirden de söz edebiliriz. Herkesin bir şiir tanımının olması biraz da  herkesin bir şiir beğenisinin olması demektir bence. Kaldı ki aynı kişinin şiir beğenisinin aynı kalacağı anlamına da gelmez bu beğeni. Gençliğimizde beğenmediğimiz bir şiiri orta ve sonrası yaşlarda beğenebiliriz, ya da tersi olabilir. Beğenimizden geçen ya da geçmeyen bir şiirin/şiirlerin o anki ruh halimizle de bir ilgisi olsa gerek sonra olumlu ya da olumsuz değişiklikler olduğuna göre beğenimizde. Buraya kadarı şiirin okuru ile ilgili tarafı, iyi de bir ortak beğeni yok mu hemen hemen herkesin/şiir beğenisi olan herkesin üzerinde bu şiirdir diyebileceği? Elbette var ve olmalı bu, bu bize şiirliği üzerinde anlaşılan metnin şiir olduğunu söyler.

“HAYAT DA ŞİİR GİBİ, TARİF EDİLEMEZ…”

Sorunuza dönersek, peki şiir nedir? Bilindiği üzere şiirin ne olduğundan ne olmadığının tarifinin daha kolay olduğu söylenir bir çıkarma silsilesi içinde. ‘Şiir nedir’ sorusu hayat nedir gibi bir sorudur bence; her şairin değişik yanıt vereceği, her yaşayanın değişik yanıt vereceği gibi…Bu bağlamda hayatı tarif edebilirsek şiiri de tarif edebiliriz belki. Hayat eşittir şiir gibi bir sonuç çıkıyor bu dediklerimden değil mi? Bire bir olmasa da şiir hayata genellikle denk düşer ve hayatta nesnel bir karşılığı olmalıdır diye düşünüyorum. Hayat da şiir gibi tarif edilemez, tarif ettiğimiz o anda okuduğumuz şiirdir, tarif ettiğimiz hayatın o anının tarifidir, bir süre sonra o şiiri tarif ettiğimiz fikrimiz değişecektir o şiir aynı olsa da, ortak beğeni o şiirsel metnin şiir olduğuna işaret etse de, hayat da öyle değil midir ki, biraz önce tarif ettiğimiz hayat değildir, değişmiştir. Hani bir bilgenin “Bir nehirde iki kez yıkanılmaz, değişmiştir (böyle idi galiba o söz) dediği gibi. Şiirin imgelerle, düz yazının kavramlarla, birinin biriminin dize, diğerinin mısra olması gibi işin yazım tekniği ile ilgili konular öğretilebilir, ama şiir özel bir yetenek istiyor her şeyden önce kişiden, sonra onun eğitimi. Bu bağlamda şunu diyebiliriz;  şiirin ne olduğunu ya da olmadığını bilen bir eleştirmenin en iyi şiirleri yazması gerekirdi onu iyi bildiği, tarifini yapabildiği yetseydi. Her şairin kendi şiirinden / şiir anlayışından kalkarak yapacağı bir tarif vardır bilindiği gibi, o da değişebilir her an hayat gibi.

NS: Balad Şiir Vakfı’nın kurucu üyesisiniz, bu vakfın amacını konuşalım istiyorum…ne gibi çalışmalarınız var?

HE: Balad Şiir Vakfı’nın kurucu üyelerinden sayılabilirim, kurucularından olan kardeşim İbrahimin biraz sonra beni de çağırmasıyla. Vakfımız şu ana kadar yani kısa sürede hiç de küçümsenmeyecek işler yaptı diyebilirim; Hollandalı çağdaş (ya da yaşayan) şairlerin şiirleri Türkçeye çevrilerek Türkiye’de Güncel Sanat Dergisi’nde yayımlandı. Hollanda’da yaşayan şairlerin şiirleri yine aynı dergide yine aynı şekilde şairlerin yaşam öyküleriyle birlikte bir özel bölüm yapılarak yayımlandı. Çeşitli şehirlerde şiir dinletileri yaptı.

Şu anda da Hollanda’da yaşayan şairlerin şiirlerinin içinde yer alacağı bir antoloji çalışmamızın son aşamasına gelmiş bulunuyoruz, yakında yayımlanacak. Vakfın ilk başkanı Tuncay Çinibulak, ben ve kardeşim İbrahim’in hazırladığı bu antolojinin Hollanda’da ihtiyacı duyulan bir boşluğu dolduracağına inanıyorum. Söz konusu antoloji yayımlandığında üniversitelerin ilgili bölümlerine gönderilecek, bu alanda çalışma yapmak isteyen herkesin yararlanacağı iyi bir kaynak olacak kanımca. Aramızda Türkiye’de şu anda yayımlanmakta olan şiirler düzeyinde şiir/ler yazan arkadaşlar var, Avrupa’da en iyi şiirlerin Hollanda’da yazılmakta olduğunu söylersem hiç de abartmış olmam.  Aramızda şiir gibi bir ortak noktamız var dili, dini, milliyeti, cinsiyeti ayrı ayrı olsa da üyelerimizin.

İlerisi için de yapmayı düşündüğümüz çok iyi projelerimiz var; Hollandalı şairlerle tanışmak, ortaklaşa şiir etkinlikleri düzenlemek , onların şiirlerini Türkçeye/Kürtçeye vb. çevirmek, Türkiyeli şairlerin şiirlerini de Hollandacaya çevirmek, uluslararası bir şiir şenliği düzenlemek, bir kurum olarak Nobel Edebiyat Ödülü’ne şair / yazar önermek gibi Türkiye’den.

NS: Uzun yıllardır Hollanda’da yaşıyorsunuz. Türkiye’ye geliyorsunuz zaman zaman doğduğunuz topraklara; kendinizi daha çok nereye ait hissediyorsunuz?

HE : 1986 yılından beri politik mülteci olarak “oturum hakkı” aldığım/verdikleri Hollanda’da yaşıyorum. Söz konusu yaşama hakkının bana siyasi bir sığınma talebimden çok bir şair olarak verildiğini söylemeleri beni çocuklar gibi sevindirdi; yazanın, çizenin bir değerinin olduğu anlamına geliyordu bu ilgili makamın ülkesinde. On beş yıl Türkiye’ye gitmedim, bu sürenin yarısında gidemiyordum, diğer yarısında da ben gitmedim ailemi de sonradan Hollanda’ya getirdiğim için. On beş yıl sonra annemi,babamı ve akrabalarımı, eşi-dostu, doğduğum toprakları görmeye gittim. Köyümle ilgili bir şiirimden bir dize: “Ne zaman görsem seni yeşeriyor içimdeki bozkır.”

“ANA DİLİNİ KONUŞAMAYANIN ACISINI DUYARIM YÜREĞİMDE”

Kendimi de yazdıklarımı da (Türkçe yazıyorum çünkü) Türkiye’ye, doğduğum topraklara ait hissediyorum. Ben şiirlerimi yazmaya daha çocuk yaşlarda Türkiye’de başladım. İlk kitabımı gençlik yıllarımda Türkiye’de yayımladım. Bizim ora insanının yerel acısını, umudunu, umutsuzluğunu yazarak evrensel de olunacağına inanıyorum, çünkü insan her yerde insan, dünyalı. İnsan rüyalarını gördüğü dilin insanı daha çok. Hollanda’da yaşıyorum ama Türkiye’deki hava durumunu izliyorum iyi mi? Yazdıklarım Türkçe olunca onlar Hollanda yazınına değil de kullandığım, kendimi ifade ettiğim dilin yazınına dahil oluyor doğal olarak. İlk zamanlarda Avrupa’ya yayın yapan televizyon kanalları olmadığı için, Hollanda’da her akşam belli bir süre yayın yapan bir radyoyu, haftada bir yayın yapan bir televizyonu izliyor Türkçe duyuyordum ‘dilin gurbeti’nde, dünyalar benim oluyordu. Bu bağlamda bir insanın ana dilinin değerinin büyüklüğüne inanmışımdır hep, hangi dil olursa olsun bu, onu konuşamayanın acısını duyarım yüreğimde…

NS: Yurtdışında yaşayan her yazar veya şair göçmen ya da sürgün olarak adlandırabilir mi?

Yurtdışında yaşayan şair ya da bir yazarın kendi bakış açısıyla açıklanabilecek olsa da bu sorunuz, ben, göçmen ya da sürgün olduğunu düşünmüyorum kendimi bu bağlamda. Eğer kendimi bir göçmen ya da sürgün şair/yazar olarak düşünecek olursam yazdıklarımın da göçmen ya da sürgün edebiyatı olması gerekir doğal olarak. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında işkence görmüş biri olarak terkettiğim topraklara yıllar sonra gidip gelmem, o ülkenin dilini konuşmam, onunla yazmam, kendimi ifade etmem her şeye karşın beni oralı (Türkiyeli) kılıyor, ama ben ömrümün diğer yarısını da Hollanda’da geçirdim, belki de ömrümün fazlası buralarda geçecek; öyleyse ben neden buralı (Hollandalı/Avrupalı) olmayayım ki diye soruyorum kendime. Ben de kendimi bir “dünya vatandaşı” olarak görüyorum yıllardır, yaşadığım coğrafya değişse de… Dünyanın her hangi bir yerinde çekilen insan acısının benim vicdanımda, yüreğimde bir karşılığı var çünkü; öyleyse kendimizi bir ülke topraklarıyla sınırlamanın da bir anlamı yok. Bu gibi birçok nedenle de ne ben bir göçmenim/sürgünüm, ne de yazdıklarım bir göçmen edebiyatı/sürgün edebiyatı; hangi dille yazıyorsam o dilin edebiyatı. “Göçmen edebiyatı “yerli yazarların/şairlerin/ eleştirmenlerin yabancı yazarı sınıflandırmak hatta aşağılamak için uydurdukları bir kavram, gül, geç !

NS: Eski zamanlarda insanların bir yerden bir yere göç etmeleri hem çok zordu, hem de gerçekten önemli nedenlere bağlıydı. Sizin Hollanda serüvenizi dinlemek istiyorum…

HE: Göç, insan ile yaşıt olsa gerek. Hani derlerdi ya eski zaman göçmenleri; “kapının ardı gurbet!” Evin dışı gurbet, içi yer- yurtsa eğer. Bir başka şehir yaşadığımız şehre göre gurbet belki de… Bir başka ülke de doğduğumuz ülkeye göre gurbet belki de … Doğduğumuz yer gibi doyduğumuz yer de ülkesi olup çıkıyor zamanla insanın, inanın. Dediğiniz gibi eskiden ulaşım araçlarından yoksunluğu nedeniyle insanlar bu kadar uzak gidemiyordu belki de, ama gidiyordu yine de zor da olsa, göçüne önemli nedenler de neden olsa.

Bir önceki sorunuzda da kısaca değindiğim gibi ülkemde artık insanca yaşama olanağının (ama herkese göre) kalmadığını düşünerek, vatandaşı olduğum ülkeyi bir gün terk ettim. İşkence gören (hayatını kaybeden, sakat kalan) binlerce insandan biriydim Hollanda’ya geldiğimde. Dediğim gibi, siyasi sığınma talebinde bulunduğum bu ülke bana sanatın/edebiyatın bir dalı ile ilgilendiğim için topraklarında yaşama hakkı verdi, beni onore etti, unutmam, unutamam.

Geldiğim ülkede yıllarca zaman harcayarak, para harcayarak bir bir biriktirdiğim kitaplar bir suç aletiymiş gibi televizyonlarda birlikte sergileniyordu, burada (Hollanda’da) bırakınız çok önemli kitapları, sizin yazdığınız şiirlerin oluşturduğu sıradan bir kitaba ve şairine bile değer veriliyordu, sanatçı diye oturum veriliyordu. Güya o askeri darbeyi yapan generaller vatansever bizler birer haindik, hindik. Bir kendileri vardı, halk/lar yoktu. Zaman gerçeği bir gün yüzlerine bir tokat gibi vurdu bir gün “netekim”, bir Amerikalı yetkili ” bizim çocuklar başardı” diye o beş generalden söz etti biliyorsunuz, o uşaklardan yani, ama gel gör ki kimileri hayatını kaybetti, kimileri yerinden yurdundan oldu ülke içinde bile olsa bu!

NS: Avrupa’dan, Türk edebiyatına ürün vermek  ne tür zorluklar yaratıyor. Avantajları da var mı? Türk edebiyatının Hollanda’daki yeri ne sizce?

HE: Avrupada Türk Edebiyatı Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Nedim Gürsel gibi dünya çapındaki yazar ve şairlerimizle tanınıyor diyebilirim kısaca. Almanya’da genç kuşak yazar ve şairler var ses getiren, ama ben size biraz Hollanda’daki durumundan sözedeyim yine kısaca. Hollandacaya Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları çevirildi, Aziz Nesin’in kitapları çevirildi, Orhan Pamuk’un kitapları çevirildi ses getiren yazarlar olarak. Daha birçok Türkiyeli yazarın kitaplarının çevirildiğini biliyorum. Bir de Hollanda’da yaşayan yazarların kitapları çevirildi, Halil Gür, Sadık Yemni, Murat Tuncel, Haydar Eroğlu gibi, ama Hollanda’nın en önemli yayınevinden kitapları yayımlanan bir Sadık Yemni ve şu son yıllarda pek yazmasa da Halil Gür’ün kitapları kadar ilgi görmedi ne yazık ki diğerleri.

Bir de doğrudan Hollandaca yazan yazarlar var gençlerden Murat Işık ve Özcan Akyol gibi. Her iki yazarın kitaplarının Hollanda Edebiyatı’na yeni bir soluk ve kan geterdiğini yazdı eleştirmenler, yazarlar. Hollandalı yazarların bu iki genç yazara geçmen yazar, yabancı yazar gibi sıfatlarla burun kıvırmaya çalıştığını Özcan Akyol’un bizzat kendisinden duydum, oysa bu yazarlar Hollanda kültürünün içinde doğup varoldular görmezden gelinseler de kimilerince.

Benim gibi yazmaya Türkiye’de başlayan şair ve yazarların Hollanda’ya sonradan gelmiş olmaları, yeterince dile hakim olamalaları nedeniyle, hatta konularının yaşadıkları ülke değil de (doğal da) geldikleri ülke ile ilgili olması nedeniyle de işleri zor, çünkü yazdıklarını Hollandacaya çevirtmek gibi paralı ve pahalı bir dezavantajları var daha işin başında. Örneğin, kurduğum bir yayınevinin ilk iki kitabından biri olan Aziz Nesin’in Bir Sürgünün Anıları’nın çevirisini Duygu Asena ve benim çevirmenim (Altın Kafes adlı çocuk romanımı çevirdi) Türkolog Sytske Breunesse yaptı, kelimesi beş sentten, pahalı… Türkçeden Hollandacaya kitaplar çevirmek amacıyla yola çıktığım yayınevimi iki kitap yayımladıktan sonra çevirinin pahalı olması nedeniyle kapatmak zorunda kaldım. Bu, yazar için de geçerli, parasını verip çevirisini yaptırdığı kitabı yayınevlerine gönderecek, yayınevinin beğenisinden geçmemesi durumunda kitap elinde kalacak, çeviriye verdiği onca para da boşa gidecek.

Yukarıda adlarını andığım Sadık Yemni ve Halil Gür’ ün durumu diğer Hollanda’da yaşayan Türkiye kökenli yazarlara göre daha avantajlı, çeviri parası sorunları yok, olmadı. Bu arkadaşlar kendilerini ilk kitapları ile birlikte kanıtladıkları için kitaplarının çeviri parasını yayınevi ödüyordu bildiğim kadarıyla. Birkaç yıl önce Türkiye’ye kesin dönüş yapan Sadık Yemni’nin kitaplarının Türkiye’de Metis Yayınevi tarafından yayımlandığını, ülkesinde de yayımlama sorunu olmadığını biliyorum ki, Hollanda’da da öyle kendisi için . Şiir kitaplarının hemen hemen hiç şansı yok gibi, birçok ülkede de olduğu gibi Hollanda’da da şiir kitapları yayınevlerince öyle kolay kolay yayımlanmıyor, satmıyor, okunmuyor ne yazık ki. Bu nedenledir ki şairin işi Hollanda’da yazarınkinden daha zor.

NS: Kardeşiniz  İbrahim Eroğlu’da yazar/şair; Bir ailede iki şair/yazar nasıl bir duygu oluşturuyor sizde? Güzellikleri olduğu muhakkak, peki zorlukları nasıl ?

HE: Dedemiz Âşık İbrahim’in (1688-1766) soyundan gelen Eroğlu ve Baş ailelerine köyümüzde/kasabamızda hâlâ Âşıkgil denir. Köy Enstitülü yazar, şair, araştırmacı Arif Baş, kısa bir süre önce genç denilebilecek yaşta kaybettiğimiz Ziraat Mühendisi Hasan Baş, karikatürist Erdoğan Baş, şu anda öğretmenlik anılarını yazmakla meşgul olduğunu bildiğim Gazi Baş, ben, kardeşim İbrahim, kardeşimiz Tamer Cengiz’in (şiirleri var) kısa kıp kısa modern  öyküler öyküler yazan oğlu Deniz, şiirler yazan yeğenim Ceyhun Eroğlu (İbrahim’in oğlu), şiir yazıp türkü söyleyen Cansu Eroğlu (İbrahim’in kızı), benim karikatür çizip resim yapan oğlum (Almanya’da Ulm Belediyesi’ nin düzenlediği yarışmada karikatür dalında ve büyükler arasında ikincilik ödülü, Abidin Dino’nun anısına düzenlenen resim yarışmasında çocuklar kategorisinde mansiyon alan) Hikmet Can Eroğlu sanatın çeşitli dalları ile uğraşanlar diyerek sorunuza dönmek istiyorum.

İbrahim (öğretmen) ile ben kardeş olduğumuz gibi aynı zamanda da iyi birer arkadaşızdır. Zaman zaman bir araya gelir şiir üzerene söyleşiriz, kitaplardan, siyasetten, sanattan söz ederiz yani hayattan. Bu tür bir araya gelmeler her ikimizi de geliştirir, her ikimizin de ufkunu açar. Avrupalı- Türk Fıkraları, Yozgat Yöresi Alevi-Bektaşi Fıkraları gibi ortak araştırma, derleme çalışmalarımız var söz konusu birlikteliğin birer sonucu olarak. Daha önce, yıllar önce bir grup arkadaşla birlikte çıkardığımız Kırmızı Gül edebiyat-sanat dergisi, yine Prof.Dr. Fuat Bozkurt, Aziz Nesin’in Hollandalı çevirmeni gibi arkadaşlarla birlikte yayımladığımız Türkü adlı dergi İbrahim’in de içinde yer aldığı çalışmalar. Birlikte gerçekleştirdiğimiz bir çok projelerimiz oldu, en sonuncusu annemizin anısına, çalışmalarımız  devam  eden Mercan Çocuk ve Gençlik Kitapları Müzesi. Müzemizde çocuk ve gençlik kitabı yazarlarının kitapları ve şairinin ,yazarının kalem, daktilo, şapka , gözlük vb. özel eşyaları da sergilenecek. Yeri Bahadın Belediye Başkanı Dilaver Özcan verdi, biz yapıp kendilerine teslim edeceğiz. Bu ve bunun gibi birlikte yaparak ağırlığını/zorluğunu bölüşüyoruz hayatın, belki de daha çekilir/yaşanır hale getiriyoruz yaşamımızı birlikte.

NS: Nazım Hikmet heykelini Hacıbektaş’a kazandırma çalışmalarınız var öğrendiğim kadarıyla; Bu süreci konuşalım… bu fikir nasıl oluştu?

HE: Âşık Kul İbrahim’in heykelini (87 yaşındaki babam ve kendisinden birkaç ay daha yaşlı olan Naci amcamın fiziki yapılarını inceleyerek ve onlara benzeterek) yapan heykeltraş Aslan Başpınar’ın atölyesinde yapılmış bir Nazım Hikmet heykeli vardı, fotoğraf çektirdim Nazım’ın yanına durup. Âşık İbrahim’in heykelini hem köyüm (şimdi kasaba) Bahadın’a hem de Hacıbektaş’a diktirdim. Hacıbektaş’ta heykelin dikilmesinden biraz sonra aklıma gelen fikri Aslan Başpınar’a söyledim; atölyesindeki Nazım Hikmet’in heykelinin Hacıbektaş’a dikilmesinin de çok iyi olacağı idi bu fikir. O da çok yerinde buldu bu fikri. O gün işleri nedeniyle Ankara’da olan Hacıbektaş Belediyesi başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu olmadığı (yardımcısı vekalet etti) için kendisine anlatamadım bu düşüncemi. Hollanda’ya döndükten sonra kendisine telefon edip fikrimi anlattım başkana, öyle bir memnun oldu ki,anlatamam… ” Heykelin kaidesini yapmak da belediye başkanı olarak bana ait olsun” dedi, Nazım Hikmet’in heykelinin beldesinde olmasından gurur duyacağını söyledi, teşekkür ettim, selam ve saygılarımı sundum. Söz konusu Nazım Hikmet olduğu için sembolik bir para alacağını söyledi heykeltraş Aslanbaşpınar, sağolsun. Söz konusu miktardaki bir parayı başlatacağım/ız bir bağış kampanyası ile temin ederek heykeltraş Başpınar’a ödeyebiliriz düşüncesiyle;  ” Okurları Nazım Hikmet’in Heykelini Dikecek” başlığı ile düşüncelerimi Nazım Hikmet okurları ile paylaştım, çok ilgi gördü.

NS: 2015’da “Bin Çiçekli Bahçe YAŞAR KEMAL” teması ile Anadolu Halk Bilimleri Kültür Akademisi’nin ünlü yazarımızın anısɪna düzenlediği yarışmada ÂŞIK İBRAHİM ile ilgili araştırmanız ile birincilik ödülünü aldınız. Araştırma konunuz Âşık Kul İbrahim kimdir? Ödülle ilgili neler hissettiniz?

HE : Âşık Kul İbrahim (dedemizdir), 1688/9 – 1766/7 yılları arasında yaşamış, yaşamı gibi şiirleri de yağmalanmış bir bilinmeyen, unutulmuş değerdir. Ömrümün yarıdan fazlasını onun yaşamını adeta mum ışığında ( ayak izlerini sürerek) aydınlatmaya harcadım dersem yeridir. Benim bu araştırmama kadar hakkında fazla bir şey bilmiyorduk, elimizde âşığın torunlarından Ârif Baş’ın 1973 yında yayımladığı bir kitapçıktaki on küsür şiirinden başka şiiri, küyü Bahadın’da anlatılan efsanevi bir yaşam öyküsü vardı bilinen. Bugün yüz küsür şiiri ve yaşamın ilişkin daha fazla bilgiye sahibiz. Milli Kütüphane’de bulduğum bir cönkteki bilgiler, şiirler, onun Hacıbektaş Veli Dergâhı’nın icazetli bir dervişi ( merhaba redifli şiirinde de söz eder bundan) olduğu, küçümsenen ” Anadolu Aleviliği ” ni (ki bu tabiri kendisi kullanıyor) tartışmak üzere Halep’e gönderiliyor… Sonra İstanbul’a gidiyor, sonradan sadrazam (günümüzün başbakanı) da olan Koca Ragıp Paşa ( ki kendisi zamanın çok önemili bir şairi ve devlet adamıdır da) ‘nın konağında misafir ediliyor,  paşanın o ilim ve şairlere kapısı açık olan konağında şiir ve sohbet meclislerine katılıyor vb. ” Halep’e vardım ” diye başlayan notlarında belirtiğine göre doğaçlama şiir söylüyor. Geceleri yattığı yere geldiğinde doğaçlama söylediği şiirleri/deyişleri yazmak istediğini, ama bir çoğunu unuttuğunu, yazdıklarının unuttuklarının yanında çok az olduğunu yazıyor. Bir günde bile doğaçlama o kadar çok şiir/deyiş söyleyen bir şairden bu kadar az şiirin /deyişin kalmış olmasının nedenlerinden biri de bazı şiirlerinin bazı şairlere mal edilmiş olmasıdır kanımca. Örneğin, “merhaba ” redifli şiiri  Ruhsati’ ye, yin aynı şiir isim benzerliğinden dolayı olsa gerek Zileli İbrahim adlı bir şaire mal ediliyordu benim bu şiiri ( ki aynı şiir Arif Baş’ın kitabında da vardır) cönkte de buluşuma kadar. Sözünü ettiğim cönkte bir şiir var ki içinde adının / mahlasının Sefil İbrahim ( Âşık İbrahim, Sefil İbrahim, Derviş İbrahim ve Kul İbrahim mahlaslarını yaş evrelerine göre kullanmış), köyünün de Bahadın olduğunu söylüyor kendisini dinleyenlere kendisini tanıtırken. Bir de Çorumlu bir İbrahim var ki, yaşam öyküsü bile ona mal edilmiş Âşık kul İbrahim öldüğünde bile daha doğmamış olsa bile bu şair. 1766 / 7  yılında ölen şairimizin bir şiirinde verdiği tarih 1756/7 ‘dir. Çorum’un Kumbaba köyünde doğmuş olan İbrahim ( cumhuriyetin kuruluşunu görmüş)’in soyundan gelenler Hicri olarak verilen tarihin tekabül ettiği yılı bilmedikleri için kendi dedelerinin şiiri olarak yazdırmışlar içinde tarihin geçtiği söz konusu şiiri 1930’lu yıllarda araştırmacı Ziya Gürel’e dedelerinin padişaha İstanbul’da sunduğu bir şiir olarak tamamını hatırlayamasa da söz konusu kişi şiirin…  Bunun nedeni de şu: Âşık İbrahim’in Çourum’un köylerinde akrabaları var, kendi gibi zamanın önemli şair arkadaşları var, cemler var ve en önemlisi kendisine ustalık ettiği anlaşılan (karşılıklı söylenmiş şiirleri var elimizde bugün) Âşık Hüseyin var, kendisinden yaşça küçük olduğu anlaşılan İmatlı Mehemmed var, elimizde deyişmeleri de var Mehemmed ile. Büyük bir olasılıkla da Kumbaba köyünde akrabası var dedemizin gidip geldiği… Sivas’ın Kangal ilçesinin Zerk köyünden kalkıp Yozgat’ın Sorgun ilçesinin Bahadın köyüne gelen kendisi ya da dedelerinin / akrabalarının bir kolunun Çorum’a, Kayseri’ye, Hacıbektaş’avb.gittiklerini bugün biliyoruz artık. Söz konusu sahiplenmenin, birinin şiirinin isim benzerliğinden dolayı diğerine mal edilmesinin en önemli nedenleridir bunlar. Örneğin, araştırmacı Yunus Koçak ( dedemizin bir çok şiirini ve yaşamına dair bilgi de bulan)’ın anlattığına/yazdığına göre Çorum’da köyünde  düzenlenen bir âşıklar şenliğinde Kumbabalı İbrahim’in deyişleri diye âşıkların okudukları şiirlere/deyişlere köylüleri karşı çıkıp” bu şiirler /deyişler Bahadınlı İbrahim’indir, Kumbabalı İbrahim’in değil,” demişlerdir.

Sözü daha fazla uzatmadan  ödülle ilgili ne hissettiğimi de kısaca söyleyeyim; tabii ki çok sevindim, çocuklar gibi sevindim bir büyük ustanın anısına konulan ödülün bana, yıllarca süren çalışmama, en önemlisi unutulmuş bir değere verilmesine… Kim sevinmez ki ?

NS: Eskiden köylerde ‘köy odaları’ olurdu. Oralarda yenilir, içilir, okunur, tartışılırdı… Biz oradan çıktık demişsiniz bir söyleşinizde. Köy odaları’nda neler yaptıklarınızla ilgili bir gününüzü anlatır mısınız?

HE : Köyün kısmen varlıklı insanlarının evinin bir odasını “oda yakmak” tabiri ile adlandırdıkları , soğuk kış gecelerinde kapısını  herkese açtığı mekânlar vardı, yenilip içilen, söyleşilen, kitap okunan, anılar anlatılan, geleceler getirilen… Dedem Sânî de köyde odası olan iki /üç insandan biriydi hiç unutmam,unutamam. İlkokula gidiyordum o zamanlar, Kurtuluş Şavaşı anıları ve eşkiya hikayeleri anlatılır, saz çalınır, türkü çığrılır, Hazreti Ali’nin Cenk Hikayeleri  vb. okunur ya da o ağzından bal damlıyor tabiri ile tarif ettikleri o yaşlı insanlar öyle sürükleyici, öyle heyecanlı hikayeler, başlarından geçmiş olaylar anlatırlardı ki gaz lambasının ışığında, sobanın ısıttığı odada oturur kalırdım onları dinlemek için, canım ders salışmak istemezdi hiç. Neredeyse her biri bir anlatı ustasıymış adeta şimdi düşünüyorum da anlatılanları. Akşam olurken dedem odanın gaz lambasının şişesinin bir akşam öncesinden oluşmuş isini özene bezen siler, gazı eksikse ekler ,yakar ve duvara çakılı çiviye asar, sobayı yaktırır ve konuklarını beklerdi yemekten sonra. Gelenler arasında açlığı olanlara sofra hazırlattırırdı. O gün köyde satış yapan bir çerçi varsa bu oda sahiplerini bulur, bilmiyorsa gönderilir, konuk edilirdi dışarıda kalmasın diye o her kimse, farketmezdi, misafirdi. Bazı akşamlar içki içilirdi, şarap,boğma rakı ki her benim diyen insan içemez özel bir düzenekle damıtılan boğma rakıyı,bilirim. Bazı akşamlar türkü çığırırdı sesi iyi/güzel olanlar, daha çok uzun havalardı çağrılanlar el kulağa atılıp söylenen, öyle içli,öyle içten. Söz büyüğün, su küçüğündü, saygı ve sevgi vardı, herkes nezaketen bir büyük geldimi buyur eder, ayağa kalkar, yer gösterirdi yerinin üzerinde, ama misafir kabul edilenler / olanların yeri hep baş köşeydi. İçip de sarhoş olan, lafını sözünü bilmeyen hoş karşılanmaz, çiğ söz sahibinin der geçilirdi. Örneğin iki kişi bir konuda anlaşmazlığa düşse, tartışsa, üçüncü sözü geçen bir kişi araya girer ya da girdirilir sorun çözülürdü, gündüzleri (tabi ki akşamları da ) kavga eden iki kişiyi bir üçüncü söz sahibi kişir ayırır, gerekirse azarlar ve kavga sonlandırılırdı. Cemlerde (yasak da olsa) küs kişiler barıştırılır, barış öğütlenirdi. Bu nedenle de alevi köylerinde öyle pek büyük olaylar olmaz, mahkemelere pek gidilmez oda ve cem evlerinde sorunlar dede ya da köyün ileri gelenleri tarafından çözülürdü.

NS: Köyünüz Bahadın’da birçok şair ve yazar yetişmiştir. Kim bunlar sayın Eroğlu?

HE: Benim bir derlemem olan ve Bahadın Kültür Derneği Yayınları’nın 15’inci kitabı olarak yayımlanan Bahadınlı Şairler ve Yazarlar adlı seçkimde unuttuklarım/ız ve kendisine ulaşamadıklarım/ızın dışında kırk sekiz kişinin (bunlardan birkaçı karikatür çizip resim yapanlar olmakla birlikte) ürünü var en yaşlısından en gencine, yaşamayanından yaşayanına kadar : Ali Kemal Altan, Ali Rıza Kars, Ali Ünalmış, Arif Baş, Arslan Bozdemir, Âşık Kul İbrahim, Atila Çalışkan, Bektaş Erdoğan, Bektaş Tosun, Cennet Güvenç, Ceyhun Eroğlu, Cuma Ekim, Deniz Eroğlu, Durak Olgun, Elif kömüşdoğan, Elvan Özcan, Erdoğan Baş (Karikatürist), Eyüp Aktürk, Fadime Yılmaz,, Günay Aktürk, Hacı Özkan, Haydar Eroğlu, Hikmet Can Eroğlu (resim ve karikatür), Himmet Kömüşdoğan, İbrahim Eroğlu, İbrahim Yerden, İsmail Aktürk, İsmail Güvenç, Molla Mustafa, Mustafa Tuğrul, Nebahat Ünal, Nuriye Koç (ressam), Önder Sağdıç, Pakize Altan, Ragıp Özcan, Sadık Güvenç, Satı Atakul Özcan, Satılmış Ay, Satılmış Türken, Şahin Kars, Vedat Tanrıverdi, Veli Aktürk, Veyis Çalışkan, Yusuf ziya Bahadınlı, Zafer Aydoğdu, zekeriya Akpınar, Zekeriye Erdoğan, Hanım Eser. Yakın bir zamanda kaybettiğimiz Hasan Baş’ı ölümünden kısa bir süre önce yayımlanan anı kitabı Bahadın’dan Çıktım Yola adlı kitabıyla birlikte saygıyla anıyorum bu vesileyle.

Adlarını andığım şair ve yazarlardan Âşık Kul İbrahim (1688-1766), Yusuf Ziya Bahadınlı  (1924, yazar, yayıncı, Köy Enstitülü  Öğretmen, Türkiye İşçi Partisi Milletvekili), Arif Baş  (1927 – 2012 , yazar, şair, araştırmacı, eski  Bahadın Bld. Bşk. Köy Enstitülü öğretmen) köy sınırları dışında da bilinen kişilerdir.

NS: 18. Yüzyıl şairlerinden Aşık Kul İbrahim’in heykelini Köyüm/Kasabam dediğiniz Bahadın’a kazandırdınız. Bu süreci anlatırmısınız?

HE : Köyüm (şimdi kasaba) Bahadın’da Âşık İbrahim’in soyundan gelen Baş ve Eroğlu (soyadı kanunu ile) ailelerine hâlâ Âşıkgil denir. Yıllar önce aramızda para toplayarak temsili bir anıtın yaptırmıştık, basitti, birresimden ibretti ve zamanla silikleşti, içim hiç ısınmamıştı. Bir gün heykelini yaptırmaya karar verdim kendi kıt olanaklarımla da olsa. Araştırmalırımız sonucu Metin Baş’ın da yardımıyla hemşehrimiz de olan ünlü heykeltraş Aslan Başpınar ile gidip konuştuk Metin ile. Sonra seksen küsür yaşlarında olan Naci Baş amcamı ve babamı Metin Aslan Başpınar ile tanıştırdı Ankara’daki atölyesine götürerek benim ricam üzerine. Aslan Başpınar her ikisinin de fiziki yapılarını gördü böylece, fotoğraflarını çekti ve heykeli her iksinin bir sentezi olarak yaptı, görenler her iksinden de özellikler buluyor heykelde, hatta Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ü yakından görmekle her zaman övünen ve bu savaşta önemli katkılarının olduğu bilinen Kâzım Baş’a benzetenler de çok oldu, ben dahil.

Aynı heykeli Hacıbektaş Beldesi’ne de diktirdim. Kardreşim İbrahim, ben ve amcaoğlu Eyüp Eroğlu Hacıbektaş’ ı gezerken aklımıza gelen düşüncemizi gidip belediye başkanı sayın Ali Rıza Selmanpakoğlu’na anlattık. ” İyi de ” dedi ” öyle her isteyenin heykelini diktiremeyiz ki buraya, heykelini diktirmek istediğiniz âşık hakkında bana biraz bilgi verir misiniz?” Sayın başkan haklıydı, öyle her isteyenin heykeli dikilemizdi elbette… Başkana kısaca dedemiz Âşık Kul İbrahim’i anlattım bizi çok

Nazikçe karşıladığı makamında. Dedemizin bir şiirini (Merhaba) yıllar önce Feyzullah Çınar besteleyip plağa okumuştu, şairimizi kendisine tanıtırken bunu da söylemiştim başkana o gün. Başkan “tamam” dedi, “işte şimdi oldu”. O deyişi ben de çok severek dinlerim, yakın bir zamanda kaybettiğimiz bir arkadaşım vardı, öyle güzel söylerdi ki… Merhaba, Feyzullah Çınar’ın söylediği en güzel deyişlerden biridir bence. Tamam anlaştık, dikin, hatta heykelin kaidesini de belediye olarak ben yaptırayım da bir katkımız olsun. ”

NS: Babanız İsmail Eroğlu ile birlikte  12 Eylül’de bir ihbar üzerine göz altɪna alɪndınız. O güne dair neler söylersiniz ? Nasıl geçti o yıllar?

HE: Biz de o dönemin binlerce mağdurlarından baba-oğul sadece ikisiyiz. Hayatlarını kaybedenler, sakat kalanlar, kaybolanlar yanında bizim çektiğimiz acılar onlarınkinin yanında ne ki sevgili Nuray? Geçen yaz tatilinde bir dostumuz babama gelerek çekeceği bir belgeselden (babam o zaman yaşıyordu) söz etmiş, “konuşmak, o günleri, yaşadıklarını/zı anlatmak ister misin İsmail dayı?” demiş. Babam o günleri bu yaşlı halinde (87 yaşında kısa bir süre önce kaybettik) tekrar yaşamak istemediği için, “seni kırmak istemezdim, ama çoğunu unuttum ben, git Haydar ile konuş” demiş.  Ben kısaca anlattım gördüğümüz işkenceyi, yeniden yaşayarak da olsa. Babamın o gece işkencecilere (yan odadaki köylülerimize sesimizi de dinlettirmişlerdi); “Oğlumun yerine bana işkence yapın” dediğinde duyduğum acıyı, öfkeyi, isyanı şu anda bile duyuyorum, inanın, içi kan ağlıyor insanın. Güya biz/ler “vatan haini” idik, onlarsa “vatan sever. ” Söz konusu askeri derbeye ilişkin Amerikalı üst düzey bir yetkili o beş generali kastederek şöyle demişti, hatırlarsınız : “Bizim çocuklar başardı.” O Amerikan çocuklarını onların tüm mağdurları affetmeyecek, kaldı ki biz, ikimiz.

NS: Yeni çalışmalarınız var mı?

HE : Elimde yıllardır biriken yayıma hazır dosyalarım var, olanaklarım elverdikçe bazılarını yayımlamak istiyorum. İlk etapta  ödüllü de bir çocuk şiirlerinin oluşturduğu kitap olacak olan “El bebek gül bebek” adlı dosyam var sırada. Büyük bir olasılıkla da bu yaz aylarında La Kitap Yayınları arasında bir şiir kitabım çıkacak, bakalım. Yıllardır üzerinde çalıştığım Âşık Kul İbrahim ile ilgili kitabımı da yakın bir zamanda yayımlamayı düşünüyorum.

mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat