SON DAKİKA

Frank Darabont’un Kamerasından Stephen King Eserleri

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:55 'de eklendi

Stephen King’in pek çok romanı ve kısa öyküsü Beyazperde’ye aktarılmıştır. “Misery”den “Needful Things”e, “Pet Sematary”den, “Shinning”e kadar, daha onlarca romanın sinema versiyonları, sadece yazarın hayranlarından değil, geniş bir sinema izleyicisinden ilgi görür. Doğal olarak filmlerin bazıları eleştirmenlerce başarılı bulunurken, bazıları da yerden yere vurulur. Fakat King’in eserlerini sinemaya aktarmada en hevesli ismin Frank Darabont olduğu ortadadır.

Darabont’un 1983’te “The Woman in the Room” için çektiği kısa filmle başlayan bu hevesi de, işin hakkını verir. “Nightshift Collection” gibi kült korku türüne dahil edilebilecek filmlerin yanı sıra, sinema tarihinde kendisine yer edinen “The Shawshank Redemption”, The Green Mile” ve “The Mist” gibi filmlere de imza atar.

Bu filmlerin elde ettiği başarının sırrının, Darabont’un eserleri aktarırken belli noktaları kendi yaratıcılığı doğrultusunda değiştirmesinde veya yansıtmasında yattığını söylemek, Stephen King’e haksızlık olmaz.

Korku türüne olan merakı, bugün dünyayı kasıp kavuran “The Walking Dead” gibi bir televizyon dizisini de ortaya çıkaran Darabont’un, sıkı bir Stephen King hayranı olması anlaşılırdır. Korku türü söz konusu olduğunda, işin manevi boyutunun devreye girmesi çoğunlukla kaçınılmaz olur. Bilimsel temalı korku filmlerinde dahi, korku unsuru rasyonel nedenlerden doğmuşsa bile, bir noktada inanç sistemi ile çatışma içerisine girdiği gözlemlenir. Stephen King’in romanlarından esinlenilen Frank Darabont filmlerinde dinin, mantıkla olan savaşı ve dinsel metaforların sunumu üzerinde durulmaya değerdir.

Stephen King’in, Tolstoy’un “Tanrı Gerçeği Görür, Ama Bekler” eserinden uyarladığı “Rita Hayworth and Shawshank Redemption”ı Beyazperde’ye aktaran Frank Darabont, özünde uyarlamanın uyarlamasını yapmıştır. Ancak bu uyarlama ortaya sinema tarihinin en iyi filmlerinden birini ortaya çıkarır. Hatta imdb’nin, seyirci oylarıyla belirlenen tüm zamanların en iyi filmleri listesinde (çoğunluğun oyu sanatsal değeri yansıtır mı? tartışılır) yıllardır tahtından edilemeyen “The Shawshank Redemption”, Türkiye’de bilinen adıyla “Esaretin Bedeli”. “The Shawshank Redemption” duygusal derinliği ve tematik durumu ile çözümleme yapmayı kolaylaştıran belli ölçüde melodramatik yapısı olan bir filmdir. Genel olarak seyircide tatmin duygusu yaratmada başarılı olduğunu söyleyebileceğimiz filmde, ‘iyi’ ve ‘kötü’ belirgin şekilde ortaya konulur. Erdemli olmak, benliğini korumak ve ümit etmek gibi mesajları olsa da, çoğu kişinin algıladığı şekliyle, filmin bütününden, “sabrın sonu selamettir” gibi kabaca bir çıkarımda bulunmak hata olur. Filmde, dinin kurtuluş olduğu iddiası ve filme adını da veren “kefaret” olgusu ironik biçimde ele alınır.

“The Shawshank Redemption”da Hristiyanlığı temsil eden karakter Müdür Samuel Norton’dır. Andy Dufresne ve yeni gelen diğer mahkumları elinde İncil’le karşılayıp, inandığı iki değerin disiplin ve İncil olduğunu söyleyen Norton, aslında tam bir takiyecidir. Filmin ilerleyişi içerisinde, Andy’i de kullanarak kurduğu yolsuzluk ve kara para aklama çarkını örtbas ederken, dışarıya karşı kendisinin hayırsever bir dindar olduğu izlenimini verir. Sadece müdür karakteri de değil, hapishane duvarlarının kendisi de, kitlelerin etrafını saran ‘din etkisini’ temsil eder. Bu durum da filmin ortalarında, Red’in yaptığı konuşmada geçen “kurumsallaşma” tanımından anlaşılır. “Bu duvarlar tuhaftı. Önce onlardan nefret eder, sonra alışırsın. Yeterli zaman geçtiğinde onlara bağlanmış olursun.” Red’in bu açıklamasının temelinde, mahkumların kendilerine müdür tarafından sunulan fikri aldıkları düşüncesi yatar. Enstitüden kastedileni hapishanenin kendisinin mahkumlara empoze ettiği ‘din’dir. Aynı empozeyi Andy üzerinde de uygulamaya çalışan Müdür Norton onunla ilk tanışmasında elindeki İncil’i görüp, ondan sevdiği bir pasajı okumasını ister. Andy’nin kendisine gönderme yapan bir pasaj okuması üzerine Norton’da, ona hapishanede hayatta kalabilmesinin yöntemini tavsiye eden bir pasajı söyler ve Andy’nin yeteneklerinden faydalanmak istediğinin sinyalini verir. Koğuştan çıkarken İncil’i tekrar ona uzatan Norton “kurtuluşun İncil’in içinde” olduğunu söyler. Gerçekten de öyle olduğu yine ironik biçimde Andy’nin hapishaneden kaçışından sonra anlaşılır.

Andy’nin kaçışında İncil’in oynadığı role gelmeden önce, kaçış sahnesinin fiziki koşullarının verdiği dini referansları incelemek gerekir. Andy’nin, hücresinin duvarına astığı posterlerin arkasını keskiyle kazarak açtığı tünel, ana rahmini temsil eder. Bu tünelden geçen Andy, kanalizasyon borusuna iner ve Red’in deyimiyle “pislik dolu bir ırmaktan” geçtikten sonra, dışarıya tertemiz çıkar. Yağmur sularının taşırdığı dere yatağında, şiddetli yağışın da yardımıyla üstündeki kirden kurtulması, tam olarak Andy’nin vaftiz edilişidir. Andy’nin firarından sonra, Müdür Norton yaptığı yolsuzluğun deşifre edilmesiyle, kendisi almaya gelen polisleri beklerken masasında Andy’nin bıraktığı İncil’i bulur. “Sevgili Müdür haklıydınız. Kurtuluş bunun içinde!” notunu okuyan müdür, Andy’nin keskiyi koymak için oyduğu sayfayı açar. Andy’nin keskiyi koyduğu sayfada “Exodus” yazısı görülür. Yani Yahudilerin Mısır’dan kaçışını anlatan bölüm. Tanrısal olmasa bile adaletin er ya da geç tecelli edeceği gerçeğiyle yüzleşen Müdür Norton, kendi kefaretini öder.

Frank Darabont, belki de kendisi açısından en cesaret isteyen işe girişerek 2007’de “The Mist“i sinemaya uyarlar. Darabont bu ciddi kararı almadan önce, pek çok eleştirmen Stephen King’in bu eserini sinemaya uyarlamanın imkansız olduğu konusunda hemfikirdi. Bu endişelerin çok da temelsiz olmadığı, hikayenin içeriğine bakıldığında göze çarpar. Bir askeri üsteki deneyin çığırından çıkması sonucu öteki dünya ile mevcut dünya arasında bir delik açılır. Korkunç bir sis, cehennemin tüm ucubelerini de içine alarak, bir süpermarkette sıkışan insanların etrafını sarar. Dev örümceklerden, insan yiyen sineklere ve devlere kadar pek çok korku unsurunu barındıran bir prodüksiyonun, yapımcıların gözünü korkutması doğaldır. Ancak Darabont’un baştan sona aksiyon ve iddıalı bir görsellik barındıran “The Mist”i, yapımcılara ceplerinden sadece 18 milyon dolar çıkacak olan bir projeyle götürmesi, memnuniyet yaratır. 130 sayfalık romanın ilk 46 sayfasında hiç canavar ortaya çıkmazken, Darabont daha bu noktada orjinal eserden yan çizer ve doğrudan aksiyona geçer. Başlangıçta filmin protagonisti David Drayton, komşusu Brent ve oğlu Billy ile kasaba merkezine giderken, hızlıca yanlarından geçen askeri araçlarla filmin temposu yükselmeye başlar. Filmin ilk yirmi dakikalık bölümü içinde de “sis” görülür ve bir Stephen King uyarlamasında ilk defa korku unsuru böylesi bir açıklıkla seyirciye gösterilir.

Süpermarketten duyulan siren sesleriyle birlike, inanç ve rasyonel öngörüler arasındaki farklılığa dair etkileyici bir sınav başlar. Hikayenin inanç boyutunun üzerinden tartışılabileceği yegane karakter; tüm olup biteni hararetli dini savlarıyla açıklayan, bağnaz Bayan Carmody’dir. Kapana kısılmış insanların ne kadar kolay şekilde canavara dönüşebildiği ve canavarca kararlar alma konusundaki yükü omuzlarından almaya gönüllü birini buduklarında, onu nasıl desteklediklerine dair bir örnektir Bayan Carmody. Ölümcül yaratıklarla dolu bir sis kasabalarına çöktüğünde, süpermarkette mahsur kalan insanlar korkmuş ve çaresizlik içinde, o güne dek dengesiz olarak tanımladıkları Bayan Carmody’e sığınacak hale gelirler. Hatta işi, kıyamet günü ve hesap verme ile ilgili vaazlar veren Bayan Carmody’nin, David’in oğlu Billy’i kurban etme fikrine destek vermeye kadar götürürler. Fakat Bayan Carmody karakteri filmde, kitapta olduğundan daha farklı şekilde gösterilir. Bunun nedenine dair bir ihtimal, romanın ilk elden David Darayton’ın bakış açısını sunarak yazılmış olmasıdır. Okuyucu, korkutucu bir mekanda köşeye sıkışıp korkmuş olan bu adamın kafasının içinde kapana kısılır. Ancak Darabont filmde, David’in ruhsal durumunu seyirciye göstermek için daha derine inerek, onu oğlu ve etrafındaki insanlar için cesurca kendini öne atan bir karakter olarak yansıtır. Romanda David’in kafasının içinde sıkışıp kalan seyirci, bunun yerine filmde doğrudan görebildiği yerde, süpermarkette kapana kısılmıştır. Süpermarketin içindeki tehdit de soyut korkular değil, Bayan Carmody’nin kendisidir.

Romanda sürekli yaklaşan ölümle ve azalan zamanla ilgili gerilimi artıran Bayan Carmody’nin, hikayenin yükselme noktalarında önemli bir pozisyona geleceği okuyucuya hissettirilir. King, belirli aralıklarla okuyucuya Bayan Carmody’i unutmaması gerektiğini hatırlatır. Sessiz şekilde otururken veya bir köşede birilerine çılgın teorilerini anlatır durumdayken Bayan Carmody’e değinilir, ancak hikayenin merkezinde veya ön planda değildir. Karakterin roman ve film arasındaki en büyük farkı ise; romanda daha genel konularda hezeyanlarda bulunurken, filmde din merkezli felaket senaryoları yazmasıdır. Ürkütücü kurtlarla ilgili gotik hikayeler gibi tuhaflıklarla dolu, hurafeye dayalı halk dedikoduları anlatan Bayan Carmody, insanların sırları ve geleceğini görmek gibi yeteneklere sahip olduğunu da ileri sürer. Ancak filmde Darabont onu, kendisine biçtiği daha “mesihvari” bir pozisyon ile sunar. Çaresizce başlarına gelecekleri bekleyen insanlar, Bayan Carmody’nin kurban verme teklifini reddettiğinde, kahin bir eski zaman cadısı edasıyla onların tanrıya olan inançlarını sorgular. Darabont’un Bayan Carmody’i, safsata anlatan bir çılgından, din eksenli bir çılgına dönüştürmesindeki amaç, son yıllarda Amerika’da yükselen köktendinci politikalara dikkat çekmektir. Başta savaş olmak üzere, yaşam ve ölüme dair tartışmalar üzerinde bu politikaların ne kadar etkili olduğunu görmenin, Bayan Carmody ile David ve grubu arasındaki çekişme üzerinden sunar. Üzerine yüklenen ateşli Hristiyan tavırla Bayan Carmody filmde, romana göre daha ‘gerçek’ bir insan halini alır. Bunun yanında, Marcia Gay Harden’ın başarılı performansının payı da vardır.

Romanda sisin ve yaratıkların nereden geldiği açıkça belli değildir. Drayton, “Arrowhead Projesi” adı verilen bir askeri deneyden söz edildiğini duyar ve işler sarpa sardığında, bu konu tekrar aklına gelir. Kasabanın yerlilerinden olan başka bir adam ise, atomlarla ilgili bir deneye dair dedikodu duyduğunu söyler ve fırtına yüzünden bir şeylerin ters gitmiş olabileceğine dair teorisini açıklar. Sis çöktüğünde markette bulunan, askeri üste görevli iki askerin intihar ettiğini gören Drayton, bu işten ordunun sorumlu olduğunu düşünür. Fakat romanın sorunun ortaya çıkışıyla ilgili verdiği bilgi bu kadardır. Filmde intihar eden iki askerin durumu aynı şekilde gösterilir. Ancak üçüncü bir asker daha vardır. Bayan Carmody ve müridlerinin saldırısına maruz kalan, bıçaklanıp, sorguya çekilen Er Jessup , sise kurban edilmeden önce gerçeği anlatır. Arrowhead Projesi, farklı dünyalara ya da boyutlara kapı açmak üzerine sürdürülen bir deneydir ve işler ters gitmiştir.

Filmle ilgili şaşırtıcı olan, bazı noktalarda Hristiyan kehanetlerinin haklı çıktığının görülmesidir. Bayan Carmody’nin “son geldi.. ancak alevlerle değil, sisle!” görüşüne karşı, Er Jessup’in deneyin çığırından çıkmasına sebep olan otoriteyi suçlayan görüşü mağlubiyete uğrar. Jessup’un kurban edilmesi sonrası, tam da Carmody’nin iddia ettiği gibi bir süre sisin içinden, süpermarkete yönelik bir saldırı gelmez. Hristiyanlık referanslarıyla ilgili en önemi anlardan biri, yaratıkların süpermarkete girmeyi başardıkları sahnedir. Uçan böcek ya da sinek benzeri bir yaratık doğrudan Bayan Carmody’e yönelir. Ölümün kaçınılmaz olduğunu düşünen Bayan Carmody sessizce dua eder ve hayatını tanrıya sunar. Onun üzerine konan yaratık hiçbir zarar vermeden uçup gider. İnancı ve teslimiyeti onu kurtarır. Bayan Carmody’nin ölümüde tanrısal bir hükümle değil, süpermarketten çıkmak isteyen Drayton ve grubunun elinden olur. David Drayton, oğlu Billy’nin kurban edilmesi gerektiğini söyleyen Carmody’e karşı gelir ve iki grup arasında gerilim tavan yapar. Bu sırada Drayton’ın grubundan Ollie (Toby Jones) Bayan Carmody’i başından vurur. Ne hikmetse marketten dışarı çıktıklarında, yaratıklar tarafından ilk avlanan da Ollie olur.

Sis ilk ortaya çıkıp, grup markette kapalı kaldığında Melissa McBride’ın canlandırdığı, evde bıraktığı iki çocuğu için endişelenen anne karakterinin durumu da filmin dinsel referanslarıa ek olarak sunulabilir. Marketten çıkıp eve gitmesi gerektiğini söyleyen kadın kendisine eşlik edecek birini arar. Ama kimse dışarı çıkmaya cesaret edemez. Hatta filmin ana karakteri David bile, kendi çocuğunu koruması gerektiğini söyleyerek onu reddeder. Kendisinden çok çocuklarını düşünen anne çıkıp gider ve filmin sonunda, bencilce davranan tüm karakterler cezasını bulmuşken, onun iki çocuğuyla beraber hayatta kaldığını görürüz. Darabont özellikle Bayan Carmody üzerinden din fanatizmini kötüleyen bir anlatımı tercih etmişse de, karakterlerin özellikle ‘günah işlemelerinin’ hemen ardından ölmesi ile dini referansları haklı çıkaran ikinci bir boyut da yükler.

Filmin romandan ayrıldığı en önemli noktalardan biri finaldir. Darabont’un filmde gösterdiği finalde dışarı çıkan beş kişi bitmeyen sisin içinde yol alırlar. Ancak aracın benzini bittiğinde sonun geldiğini düşünen grup üyeleri intiharı seçer. Kendi oğlu da dahil dört kişiyi öldürdükten sonra kurşunları biten Drayton, yardımın gelip de sisin dağıldığını görünce acıyla çığlık atar. Darabont’un hazırladığı son aşırı şekilde trajiktir. Üstelik grubun kullandığı araç durmuş olsa bile, etrafta herhangi bir saldırı yokken, Drayton ve arkadaşlarının kesin sonu kabullenip intiharı seçtiği sorusu da düşündürücüdür. Ancak Stephen King’in romanında ise daha açık uçlu bir final vardır. Grup arabayla sisin içinde yol almaya devam eder ve radyodan yapılan konuşmalar doğrultusunda güvenli bir bölge ararken hikaye sona erer.

“Din tehlikeli bir araçtır… Ama ben tanrının varlığına inanmayı seçiyorum” diyen Stephen King’in eserlerinde, dinin farklı boyutlarıyla ele alınması şaşırtıcı değildir. Bunun bir tutarsızlık olduğunu düşünmekten ziyade, bazı noktaları okuyucunun doldurmasına olanak tanıdığı ve yoruma açık bıraktığını düşünmek daha rasyoneldir. ‘Bilinmeyene’ dair korku, King’in eserlerinin biraz daha açık uçlu görünmesini beraberinde getirir. Darabont’un Stephen King’in filmlerini aktarırken, kendi yorumunu seyirciyi bazen tatmin, bazen de dramatize ederek kattığı görülür. Fakat Stephen King ve Frank Darabont’un çok iyi bir ikili oluşturdukları ve birlikte imza atacakları her projenin sinema izleyicisinde heyecan yaratmaya devam edeceği bir gerçektir.

Emre Tanç
sisli escortümraniye escortataşehir escortkartal escortbeylikdüzü escortbeşiktaş escortmaltepe escorthalkalı escortşirinevler escortakpendik.commecidiyeköy escortbahçeşehir escortataköy escortrus escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort