SON DAKİKA

Demir Perde’nin Ardında Kalan Filmler

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:26 'de eklendi

Sovyetler sinemayı, başlangıçta Bolşevik Devrimi’nin ideallerini halka empoze etmek için önemli bir aygıt olarak görmüştü. Bu yeni sanat dalı, muazzam geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Sovyetler Birliği’nde yaşayan çok sayıda etnik gruba ortak bir payda sağlayacaktı. Sinema kırsala ulaşmalı ve orada geniş kitlelere Amerika’da nasıl tarım yapıldığı, işçilerin hangi kötü koşullarda çalıştığı gösterilmeliydi.

Bu çıkış noktası ile Sovyet Sineması propaganda içeren ancak sinematografik açıdan da sinema tarihinde yer edinen çok sayıda ürün vermiştir. Sovyet Sineması dendiğinde ilk anda akla Eisenstein, Pudovkin ve Kuleşov gibi isimler gelse de, sonraki dönemlerde fantastik-bilimkurgu’ya diar mükemmel örnekler verilmiştir. 1924’te çekilen, Yakov Protazanov imzalı “Aelita” ile başlayan bilimkurgu furyası ‘devrimi uzaya taşımayı’ hedefleyen filmleri doğurur.

Henüz sosyalizm ile tanışmamış uzak galaksilerdeki gezegenlerin, acı çeken halklarına Marksist İdeolojiyi götüren dünyalılar, bu filmlerde çokça karşımıza çıkar. 50’lerden itibaren bilimkurgu furyası biraz durulsa da, özellikle 80’lerde Doğu Bloğunda, güçlü toplumsal referansları olan post-apokaliptik filmler yapılmıştır. Blade Runner,  Brazil, Mad Max serisi gibi siberpunk filmlerin revaşta olduğu dönemde, Demir Perde’nin arkasında kalan bu filmler Türkiye’de, ya fesitvaller aracılığıyla kısıtlı sayıda sinemasevere ulaşabilmiş ya da hiç gösterim şansı bulamamıştır.

Bugün, teknolojik gelişmeler sayesinde internet ortamında filmlere kolay erişme imkanı sağlanıyor ve kayda değer filmlerin sinemanın tozlu raflarında kaybolmasının önüne geçilebiliyor. Bu bağlamda, Doğu Bloğu filmleri arasında yer edinen ancak Batı Dünyası ve Türkiye’de çok da bilinmeyen özellikle üç filme dikkat çekmekte yarar var.

1980’de çektiği “Golem” ve 1981’de “Wojna Swiatow” isimli, (filmer festivaller de dahil Türkiye’de herhangi bir gösterim şansı bulmamıştır, bu yüzden isimlerinin Türkçe çevrimi yoktur) fütüristik bir karnaval havasında seyreden filmlerinden sonra, Polonyalı yönetmen Piotr Szulkin’in 1985’te çektiği “O-bi, O-ba- Koniec cywilizacji” yani “O-bi, O-ba Uygarlığın Sonu” post-apokaliptik bir gelecekte geçmektedir.

Yaşanan bir nükleer savaşın dünyayı tamamen tahrip edişinin üzerinden bir yıl geçmiştir. ‘Ark projesi’ adı altında yer altına sığınan insanlar doğanın gereği güçlünün güçsüzü ezdiği, şanslı olanların hayatta kaldığı bu düzene ayak uydurmak zorundadırlar. En temel gıdaların bile karaborsacıların elinde bulunduğu, kalacak bir oda bulmanın mafyaya yapılacak ödemeye bağlı olduğu distopik bir gelecek resmedilir. Yeraltında yaşamak zorunda olan insanların tek bir umudu vardır. Kendilerini kurtamaya gelecek olan ‘ark’ adlı gemi. Egemen sınıf ise Ark’ın bir hayal olduğunu ve asla gelmeyeciğini ileri sürer. Bu görüşe karşı çıkanlar ve anti-propaganda yapanlar bulunup cezalandırılır. Filmin ana karakteri Soft, ‘gönülsüz kahraman’ durumundadır. Patronu Kraft’ın emirleri doğrultusunda, düzene karşı çıkanları tespit eder ve ona götürür.

Mevcut durumu kabullenmiş görünen bu ortalama zekalı adam ‘Ark’ın varlığına ve bir gün onları kurtaracağına da inanmamaktadır. Fahişelik yapan Gea isimli bir kadınla aşk yaşayan Soft, gün geçtikte yeraltında süregelen yaşamlar arasındaki uçurumu fark eder. İnsanlar arasındaki uçurumun en iyi tasviri ise ‘milyoner’ ile karısıdır. Buradaki yaşamla ilgili bir sorunu yokmuş gibi görünen çift, lüks takıntılarından ödün vermemekte ve herşeye rağmen mutlu olup, etrafa hava atmaktadırlar. Özellikle milyoner’in karısı Gea için, sahip olduklarıyla imrenilecek biridir.

Filmin korku unsuru olarak sunulan ‘Booroo’lar uzak durulması ve yok edilmesi gereken insanlardır.  Nükleer savaşın ve yıkımın sebebi de onlardır. Onların hakkında konuşurken dahi dikkatli olunmalıdır çünkü her yerde kulakları vardır.

‘Platon’un mağarasından’ çıkarak bir uyanış yaşayan Soft, bir İncil aramaya başlar.  Bunun nedeni ise; geleceğine inanmadığı ‘Ark’ı yani Nuh’un Gemisini kendisi inşaa etmeyi amaçlamasıdır. Yeraltı kentinin kütüphanesinde İncil bulabileceğini uman Soft Booroo’lar hakkında olmayan tüm kütapların götürüldüğü cevabını alır. Ayrıca, yarı deli kütüpane görevlisi ona, İncil’in kurgusal kategorisine ayrıldığını ve bu yüzden yok edildiğini söyler. Materyalizme dair en önemli eleştirilerden biri, sosyalist düzenin dine bakışını gösteren bu diyalogla verilir.

Filmin finalinde Ark’ın gelişiyle insan yığınları birbirini ezerek, gemiye binmek için dışarı çıkar. Soft da onlara katılıp dışarı çıkar ancak gördüğü son görüntü sevgilisi Gea ile birlikte bir uçan balona binip oradan ayrılan kendi yansımasıdır. Mevcut cehennem’den kurtulmak için dinden medet ummanın sonu hüsranla biter.

1986 yılında çekilen “Kin-dza-dza” Sovyet Sineması’nın en sıradışı bilimkurgu eserlerinden biridir. Georgiy Daneliya’nın yönettiği film, huysuz bir inşaat teknisyeni olan Vladimir ve Gürcü öğrenci Gedevan’ın Moskova sokaklarında uzaydan geldiğini iddia eden bir adamı bulmalarıyla başlar. Bu adama yardım etmek isteyen ikili, onun moleküler transportasyon cihazı ile oynarken kendilerini ‘Pluke’ adlı gezegende bulurlar. Barbar ama bürokratik bir düzenin hüküm sürdüğü bu çöl gezegende tuhaf bir yolculuğa çıkan iki kafadar, buranın ‘kapitalist olmayan’ bir ülke olduğunu fark eder.

Steampunk atmosferin hakim olduğu bu gezegen, keskin hatlarla çizilmiş kast sistemine sahiptir. Toplum, egemen sınıf ‘Çatlanyalılar’ ve köleler sınıfı ‘Patsaklar’ olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu ayrımın temel sebebi ise üzerlerine tutulan bir aygıtın ışığının turuncu veya yeşil renkte yanmasıdır. Ayrıca giyilen pantolunun rengi de bireylerin mensubu olduğu sınıfı belli etmektedir.

“Kin-dza-dza” üzerine tartışılabilecek en önemli noktalardan biri, filmin 1986’da,  Sovyet sinema izleyicisinin tam da ‘Glasnost’un etkilerini deneyimleye başladığı bir zamanda yapılmış olmasıdır. Fakat duyulan değişimin seslerine rağmen, o dönemki çağdaş sinema izleyicisi açısından kafa karıştırıcı bir hal aldığı da gerçektir. Kurak çölde, yarısı kumda hareket eden gemi ve feribot benzeri araçların post-apokaliptik geleceğin yıkıcı unsurlarıyla kombinasyonu (toprağın altında gömülü olan Hristiyanlık temaları, filmin bitiş müziğindeki melankolik ağıt) ilk bakışta filmi yorumlamayı zor hale getirir.

Filmde en dikkate değer noktalardan biri de dilin kullanımındaki yaratıcılıktır. Tuhaf Pluke dili, Kubrick’in ‘Otomatik Portakal’ da yarattığı fütüristik lehçeyle rekabet edecek kadar özgündür. Vladimir ve Gedevan, gezegene gelişlerinde ilk karşılarına çıkan Wef ve Bee’den duydukları ‘Koo’ kelimesini, farklı bir dil konuşan bu insanların, selamlaşma için kullandıklarını zannederler. Oysa ki ‘kuu’ küfür sözcüğüdür.

Filmde bunun gibi bir çok özgün terim vardır. Örneğin uzay gemisi için kullanılan ‘pepelats’, polis yerine kullanılan ‘etsilop’, hapishane anlamına gelen ‘etsikh’ ve iki kafadarın evlerine dönmek için filmin çoğunda aradıkları, pepelats motorunun çalışmasını sağlayan parça ‘Gravitsapa’.

Sovyet bilimkurguları her zaman toplumsal eleştiri ve hiciv için bir alan olmuşlardır. Çoğu zaman da fütüristik ve fantastik unsurlarla örtülü olarak karşımıza çıkarlar. Filmin yönetmeni Georgi Daneliya ve filmin diğer senaristi Revaz Gabriadze (meşhur Tiflis  Kukla Tiyatrosu’nun kurucusudur) olanaksız gibi görünen bir senaryoyu, geniş bir alana yayılmış olan Rusya olgusu karşısında Gürcü dilini ön plana çıkararak avantaj elde etmişlerdir. Gürcüce iki senaristin de anadilidir ve filmde özgün bir dil yaratmak için kullandıkları kelimeler aslında  Rusça ile aynı alfabeye ya da köklere dayalı olmayan kendi dillerinin ürünüdür. ‘Etsikh’ Gürcüce’de hisar anlamına gelen ‘tsikhe’ den, filmin adını aldığı Pluke gezegeninin de içinde bulunduğu ‘Kin-dza-dza’ galaksisi ise kişniş otu anlamına gelen ‘kindza’dan türetilmiştir.

En esprili noktalardan biri ise Rusça olmayan ve diğer Sovyet Cumhuriyetlerinde yaşayan Rusları tanımlamak için kullandıkları ‘katsap’ kelimesini ‘patsak’a çevirmek olmuştur. Senaristler ‘katsap’tan türettikleri terim ile Rusların kendilerini en alt sosyal katmanda bulmalarını sağlamışlardır. Patsakların kendilerinden üstün sınıflarla karşı karşıya geldiklerinde kullandıkları kuklavari işaret dili gülünç hale dönüşerek toplumdaki güç ilişkilerine dayalı sistemlerine dair zekice bir hiciv sunar.

Filmin son kısmında Vladimir ve Gedevan’ın Alpha Gezegenine inişiyle, çölün yerini yeşillkler içinde bir cennet alır. Burada onları beyaz cübbeler giymiş aristokratlar beklemektedir. Ancak bu gezegen, gelişmiş toplumuna rağmen sahte görünen ütopik maskesiyle Vladimir ve Gedevan’a herhangi değişim vaadinde bulunmaz.  Temelde diğer gezegenlerde kurallar basittir. Eğer bu kurallara uymazsanız kendinizi bir kafesin içine tıkılmış ya da kaktüse dönüşmüş olarak bulursunuz. “Kin-dza-dza” pek çok soru sorar ancak bu soruların bazılarına cevap verir. Film bugün bile Rusya’da ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde sinema tarihi açısından önemli yer tutan bir yapımdır. Ancak, referansları ve mizahı daha çok Sovyetler özelinde bilinen konulara dair olduğu için, Batı’lı ülkelerde az bilinir. “Kin-dza-dza”nın 2013’te yine Georgiy Daneliya imzalı bir animasyon versiyonu çevrilmiştir.

Seksenlerin Sovyet Sineması, Bilimkurgu’nun yanısıra sürrealizmin sınırlarını zorlayan eserler de vermiştir. Karen Shakhnazarov imzalı “Gorod Zero”(Sıfır Kenti) Sovyetlerin çözülme sürecini sinemada da iyiden iyiye hissettiren bir film olması ile dikkate değer. 1989’da İstanbul Film Festivali’nde, Türkiye’deki sinemaseverlerle buluşan film, eleştirmenlerin dikaktini çekmiştir. Washington Post yazarı Hal Hinson filmi, “Sovyet tarzı bir Alacarakanlık Kuşağı” diye niteler.

Shaknazarov’un bu filmden önce dikkate değer ve kısman Sıfır Kenti’ne benzeyen diğer filmi ise, 1986’da çektiği “Kuryer”dir. Film, büyüme çağındaki bir çocuğun Sovyetlerin dağılma sürecindeki hikiayesini anlatır.

Sıfır Kenti, Leonid Flatov’un canlandırdığı makine mühendisi Aleksey Varakin’in, sabahın erken saatlerinde hava aydınlanırken trenden inişiyle başlar. Açılış sahnesinde seyirciye gösterilen donuk ve iç karartıcı Sovyet Kasabası, daha ilk andan içinden çıkılması zor bir yer olduğu izlenimini verir.

Başından itibaren Kafkavari bir tuhaflıkta seyreden öykü, Varakin’in işle ilgili görüşmek istediği insanları bulamaması ve kasabalıların ona karşı son derece tepkisiz oluşuyla, sanki bir tür paralel evrende sıkışılmışlık izlenimi verir. Kendisini oraya çağırtan baş mühendisin aylar önce ölmüş olduğunu öğrenmesi, görüşmeye gittiği sorumlu müdürün sekreterinin, tamamen çıplak halde daktilo yazıyor olması ve Varakin dışında kimsenin bu durumu tuhaf karşılamaması gibi, absürtlükte tavan yapan detaylar, daha filmin giriş kısmında seyricide merak uyandırır.

Akşam yemeği için gittiği lokantada, aşçının intiharının üzerine bırakılmak istenmesiyle, Varakin için kasaba gitgide kabusa dönüşmeye başlar. Moskova’ya giden treni yakalamak için taksi tutarak bir sonraki kasabaya gitmeye çalışan Varakin’in, yol üstünde bulduğu bir müze ise filmin temasına dair açıkça ilk ipucunu verir. Yaşlı bir müdürün gözkulak olduğu bu müzede Truva’dan kalma lahitlerin yanı sıra, kasabada ilk defa rock and roll yapan Nikolayev adlı genç adamın fotoğrafları ve anıları bulunmaktadır.

Shakhnazarov film boyunca farklı ve sorunlu karakterleri Varakin’in karşısına çıkararak, filmdeki mistik havanın komediyle olan dengesini başarılı şekilde tutturur. Varakin’in kasabanın tarihini iyi bilen ve Nikolayev’in hikayesini kendisine anlatan yazarla bulışması da hikayenin tırmanışına dair ipuçları verir. Nikolayev ve partnerinin ilk defa rock and roll dansı yaptığı partinin video görüntüleri siyah beyazdır. Ancak rock and roll başladığı andan itibaren flashbackle hikayenin içine girilir ve görüntü renkli hale gelir.

Rock and roll’un politik gücü, gri Sovyet’leri dönüştürmüştür. Özellikle Varakin’i sorgulayan savcı karakteri; yıkılmakta olan Sovyetlerin bireyi değil devleti ön plana çıkarmayı hedefleyen tutumunun tasviridir. Filmin verdiği mesaj da özünde bundan ibarettir. Stalin’in mirasının batılı kültürün empozesiyle kırılmasına ve rock and roll müziğin politik önemine dikkat çeken final sahnesiyle kasabanın gizemi biraz da olsa kırılır. Ancak film boyunca labirentin içine düşmüş peynir arayan fare misali kasabadan ayrılmaya çalışan Varakin’in, bunu başarıp başaramadığı ise açık uçlu bırakılır. David Lynch’te gördüğümüz soru işaretleri ile dolu olay örgüsünü, absürt unsurlarla destekleyip, izleyiciye seksenlerin Sovyet havasını koklatan “Sıfır Kenti” mutlaka izlenmesi gereken bir film olarak, sinema arşivlerinde yer edinmiştir.

Türkiye’de, sinemanın Hollywood ve kısmen de Avrupa Sineması ile etkileşimde olduğu dönemde, Soğuk Savaşın etkisiyle Sovyet Filmlerine mesafeli olduğu gerçektir. Doğu Bloğunda yapılan filmler, Türkiye’de bir gişe etkisi yaratmamıştır. Bunda dağıtım şartlarının olmamasının yanı sıra, bu filmlerin o dönem Sovyetler özelinde mevzuları ele almış olması etkilidir. Ancak bilginin çok daha kolay ulaşılabilir hale geldiği günümüzde, bugünün deneyimiyle seksenlerin Sovyet Filmlerinin bir daha gözden geçirilmesinde fayda vardır.

Emre Tanç
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat