SON DAKİKA
kadikoy escort

Bitmeyen Travma: ‘Midnight Express’

Bu haber 22 Mart 2017 - 19:47 'de eklendi

Türkiye toplumu her zaman fazlasıyla dert edinmiştir, Hollywood filmlerinde ülkesinin nasıl gösterildiğini. ‘Bizi yine barbar’ veya ‘Arap Ülkesi gibi göstermişler’ şikayetleri, İstanbul ve Türkiye’de geçen filmlerin vizyona girişinin hemen ardından dillenmeye başlar. Kaldı ki bu filmlerin çoğu Türkiye ve Türkler üzerine filmler de değildir. Hikayenin belli bir kısmı, özellikle sinematografik açıdan güzel kareler sunması nedeniyle İstanbul’da geçer. Fakat Türkiye’deki seyircinin, ülkesinin sunumuyla ilgili bu endişelerini, tamamen yersiz bulmak haksızlık olur. Çünkü Hollywood’un kamerasının, Türkiye ve İstanbul’a oryantalist bir bakış açısı ile çevrilmediği filmler azınlıktadır. Sultanahmet ve civarındaki tarihi bölgelerdeki kara çarşaflı kadınlar ve sakallı sarıklı, hatta 21.yüzyılda dahi fes takan erkekler Hollywood’un, öyküsü Türkiye’de geçen filmlerinin vazgeçilmezdir. Ancak Türkiye’de böyle bir komplekse sebep olan, neredeyse kırk yıllık bir film vardır ki, üzerine konuşmadan olmaz. 1978 yapımı “Midnight Express”, yani Türkiye’de tüyleri diken diken eden adıyla “Geceyarısı Ekspresi”. 1970’de Türkiye’de tutuklanıp, Sağmalcılar Cezaevine gönderilen William Hayes’in gerçek öyküsünü anlattığı aynı adlı romanından, Oliver Stone’un senaryosuyla Beyazperde’ye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Alan Parker vardır. Parker, “Angel Heart”, Mississippi Burning”, “Evita” ve “The Life of David Gale” gibi, ses getiren filmlerin de yönetmenidir. Türkiye’nin, kara propaganda içerdiği gerekçesiyle, diplomatik yollarla da tepki gösterdiği film, tartışmalı bir Türkiye portresi sunar.

71 Muhtırasının hemen öncesinin faşizan atmosferinde tutuklanıp, tanıdık olmadığı bu ülkede hapse giren bir batılının edindiği izlenimler pek de parlak olamazdı. Türkiye’deki hapishanelerin acımasız ve onur kırıcı yerler olduğu gerçektir. Bunun yanında, gerek geçmişte gerekse bugün için, adil bir yargı sistemi ile denetlenen gerçek demokrasinin olmadığı da söylenebilir. Fakat filmin sebep olduğu tartışmaların ve Türkiye karşıtı film algısının sebebi bu noktalara getirdiği eleştiri midir? Elbette hayır. Filmin yarattığı sansasyonun sebeplerinden biri Oliver Stone’un, William Hayes’in, William Hoffer ile birlikte yazdığı romanı, senaryoya aktarırken ciddi değişiklikler yapmasıdır. 1970 yılında Amerikalı turist William Hayes, yurtdışına kaçırmaya çalıştığı yüklü miktarda uyuşturucu ile havaalanında yakalanır. Filmde, kız arkadaşı Susan’da onunla birlikte İstanbul’dadır ve Hayes yakalanırken o uçağa binip ayrılmayı başarır. Olayın aslında ise, William Hayes Türkiye’ye yalnız gelmiştir. Oliver Stone’un olayı dramatikleştirmek için senaryoda böyle bir yol izlediği ortadadır. Bu hedefinde de başarılı olmuştur. Havaalanındaki arama sahnesinde; Hayes’in tişörtünün altından çıkan paketlenmiş esrar, ona suçüstü yapan Türk görevlileri çok memnun eder. Görevliler, Hayes’i yakalamış olmanın gururu ile gülüşürken, sevgilisi Susan’ın uçağın camından olanları seyreden üzgün yüzü görülür. Bu sahneden itibaren, izleyici William Hayes ile empati kurar. İzleyiciye, yabancı olduğu bu Ortadoğu ülkesinde tutuklanan genç adamın mağduriyeti yansıtılır. Dünyanın her yerinde suç işleyenlerin akıbetini paylaşıp tutuklanır ve dört yılın üzerinde ceza alarak Sağmalcılar Cezaevine gönderilir. Bu durum karşısında “mağduriyet nerede” sorusu akla gelir. Çünkü Hayes’in karşılaştığı hapishane ortamı, her ne kadar en ürkütücü şekliyle gösterilse de, her mahkum için aynı şartları içermektedir. Filme dikkatle bakıldığında Hayes’in ya da Max (John Hurt) ve Jimmy (Randy Quaid) gibi diğer batılı mahkumların, herhangi bir ırkçı muameleye maruz kalmadıkları görülür. Aslında karşılaştıkları şey, bugüne kadar süregelen Türkiye’nin sert cezaevi sistemidir. Otoriter yönetimin altındaki, yozlaşmış bu çarkın içinde ‘işi bilenler’ belli imtiyazlar edinebilmektedirler. Özellikle cezaevini fırsata dönüştürmüş olan Rıfkı karakteri, bu duruma dair iyi bir örnektir. Gardiyanlarla arasını iyi tutup, hapishanenin karaborsacısı durumunda olan Rıfkı dışında, etnik köken, eğitim ya da mafyatik bir statü sonucu ayrıcalıklı hale gelen mahkumlar göze çarpmaz. Tüm mahkumlar başgardiyan Hamido’nun zalimliğinden nasibini alır. Bunun dışında, cezaevinin, filmdeki tasvirinde gerçek dışılık olduğunu söylemek haksızlık olur. Hapishane sistemi Türkiye’deki aslına uygun şekilde gösterilse de William Hayes’in romanında da anlattığı hikayeye bazı dramatik unsurlar eklenmiştir. Hayes, cezaevindeki Türk mahkumlarla sağlam dostluklar kurduğunda söz etse de, filmde hiç Türk arkadaşı yoktur. Sadece, bir Amerikalı bir İsveçli ve bir İngiliz arkadaşı vardır. Filmden uzun yıllar sonra Türkiye basınına verdiği röportajlarda da Hayes, Türkleri çok sevdiğini ama Türklerle olan ilişkisini senaryoda Oliver Stone kötü şekilde yansıttığını ifade eder. Hayes cezaevinde hiç işkence görmediğini, yalnızca bir kaç kez Hamido’dan dayak yediğini belirtmiştir. Kaldı ki bugün bile, Türkiye’de cezaevlerinde işkence ve kötü muamele ciddi bir insan hakları sorunu olarak önümüzde durmaktadır.

William Hayes’in yakalandıktan sonra getirildiği karakolun tasviri, ülkesini tanıyan her yerli izleyici için gerçekçidir. Polis memurunun ona adını sorduktan sonra, adını heceleyerek deftere yazma çabasının ardından, yerini içeriye giren amirine bırakması ve onun da baştan alması karşısında, Hayes’in Türkiye’deki bürokrasiye tepkisi haklı olmakla beraber, filmdeki güldüren anlardan biridir. Midnight Express’in finalinde, biraz da seyircide tatmin duygusu yaratmak için Hamido’nun, Hayes tarafından öldürüldüğü gösterilir. Hamido, kaçmak için revire sevkini isteyen Hayes’i  hamama götürüp ona tecavüz etmek ister. Hayes onunla dövüşür ve kafasını çarpıp ölmesine sebep olur. Onun üniformasını giyen Hayes, gardiyanmış gibi cezaevinden elini kolunu sallayarak çıkar. Olayın aslında ise; William Hayes cezaevinden bir gardiyanı öldürerek kaçmadığı gibi, Hamido, Sağmalcılar Cezaevinde kalmış eski bir mahkum tarafından bir çay bahçesinde vurularak öldürülmüştür. Bu cinayetin sebebi, muhtemelen Hamido’nun cezaevinde mahkuma ettiği eziyettir. 12 Mart döneminde Sağmalcılar Cezaevinde kalan Murat Belge, Hamido’dan şu şekilde bahseder; ” O ara korkunç bir gardiyan dolanıyor etrafta. Yaşı da ileri. Bana da bir kükredi… O arada bu Midnight Express’e konu olan velet yakalanmış esrardan. Sağmalcılar’da yatıyordu. Orada malını da buluyor olmalı ki, rüyada geziyor gibiydi. İşte Midnight Express’teki sadist Hamido bu gardiyandı.Yani hayattan alınma bir adamdı filmdeki…” Gerçekte İmralı Cezaevine nakledilen Hayes, bir sandal bularak adadan firar eder. Yani firar ettiği cezaevi Sağmalcılar değildir. Bandırma’ya ulaşan Hayes, oradan Edirne’ye gider. Meriç Nehri’ni yüzerek Yunanistan’a geçmeyi başarır. Ancak Oliver Stone’un hikayeyle en fazla oynadığı nokta, Hayes’in kaçışı ve Hamido’nun cinayetini de onun üstüne bırakması olmuştur. Bunun yanı sıra William Hayes cezaevinde cinsel istismara uğramadığını belirtmiştir. Ama kendi arzusuyla homoseksüel ilişkiye girdiğini söylemiştir. İsveçli mahkum Erich ile yaşadığı ilişki senaryoda, Erich’in ona ilgi duyduğu ama Hayes’in ileri gitmesine izin vermediği şekliyle gösterilir. Oliver Stone’un, seyirciye Hayes ile kurdurduğu empatinin zarar görmemesi için onun eşcinsel ilişkisini sansürlediği ihtimali kuvvetlidir. Hayes’in Erich ile yaşadıkları ‘ahlakın’ biraz dışına çıkan romantizm boyutunda kalmıştır. Homoseksüelliğin ülkede ‘ayıp’ kategorisine giren en fazla şeytanlaştırılmış durumlardan biri olduğuna değinilen filmde, ayıplasalar da fırsatını bulunca homoseksüellik yaptıkları da eleştiriliyor. Bunun gibi, Türk Toplumu’nun sözde ahlakına yönelik eleştirilerden biri de, kalçanın üstünden bıçaklamanın yasak olması ve cezaevinde hesaplaşmak isteyenlerin birbirlerini popodan bıçaklamalarıdır. Hayes, kendisine ilginç gelen bu durumu mektubunda sevgilisine de anlatır.

Tahliyesine 53 gün kala tekrar mahkemeye çıkarılan William Hayes’in cezası, ibret olması için 30 yıla çevrilir. Türk otoriteleri, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede kendilerine avantaj sağlayacak bir örnek oluşturması için böyle bir karar alırlar. Her ne kadar insani boyutu düşünüldüğünde ortada büyük bir haksızlık olduğu görülse de, bazı ülkelerin muzdarip oldukları suçlar konusunda sert tedbirler almasına dair örnekler vardır.

Jonathan Kaplan’ın yönettiği 1999 yapımı “Brokedown Palace” filminde, tatil için gittikleri Tayland’da uyuşturucu kaçırma suçundan tutuklanan iki genç kadının hikayesi anlatılır. Aslında bu iki kadın Hayes gibi gerçekten suçlu da değildirler. Sadece tanıştıkları bir adamın kurbanı olmuşlardır. Fakat Tayland Hükümeti’nin uyuşturucu ile mücadeledeki katı kanunları gereğince ömür boyu hapis ile cezalandırılırlar. Konusuyla da benzerlik gösteren film Tayland’da, “Midnight Express”in Türkiye’de yarattığı etkiyi yaratır. Hayes’e verilen cezanın 30 yıla çevrilmesinde, kararın örnek teşkil etmesi dışındaki bir diğer etken Amerikan Başkanı Nixon döneminde gerilen Türkiye-ABD ilişkileridir. 70’lerin başında Nixon Türk Hükümeti’ne, haşhaş üretimi yapan 200 bin çiftçiyi kontrol altına alması için baskı yapmaktadır. O dönemdeki gergin politik atmosfere filmde, ABD Başkonsolusu Daniels’ın, “Nixon Türkleri biraz kızdırdı” cümlesiyle referans verilir.

Hayes’in hikayesine dönecek olursak, şartlı salıverilmek üzereyken 30 yıl ceza alması, onda bir kırılma yaratır. Filmin Türkler açısından en ağır monoloğu da bu sahnede geçer. “Domuzlardan oluşan bir milletin domuz yememesi çok komik!” “Tanrım bu pislikleri affet çünkü ben affedemem!” “Sizden nefret ediyorum!”, “Toplumunuzdan nefret ediyorum”, “hepiniz domuzsunuz!” gibi cümlelerle mahkeme heyeti üzerinden Türklere olan nefretini kusar. Fakat bu abartılı serzeniş gerçekte yaşanmamıştır. Oliver Stone’un senaryoya böyle bir sahne eklemesinin, dramatik yapıyı güçlendirmek gibi bir bahanesi varsa, bu pek de inandırıcı olmaz. Çünkü sahnede söz konusu olan Hayes’in mağduruyeti üzerinden kişisel isyanı değildir. Sahne açıkça ve doğrudan Türkleri, hatta domuz olgusu üzerinden müslümanları hedefe koyar.

William Hayes’in hakaretlerinden anlaşılır ki, Amerika’daki müslüman antipatisi ve Ortadoğu toplumlarını belli bir kalıba sokma arzusu yalnızca 11 Eylül’le başlayan bir durum değildir. Umudunu tamamen kaybeden Hayes, Max ve Jimmy ile birlikte cezaevinin altındaki tünellerden kaçma planı yapar. Bunu başarmanın yolu da, yine mahkeme için de tavsiye edildiği üzere rüşvet vermekten geçmektedir. Daha önce Max tarafından Hayes’e, gerekli yerlere rüşvet verirse özgür kalabileceği tavsiye edilir. Hatta avukatı dahi yargıcı ayarlayıp, gerekli yerlere rüşvet ödeyerek Hayes’i serbest bıraktıracağını söyler. Bu avukat ise, filmde Türkiye’deki tüm avukatların düzenbaz ve dönek olduğu bilgisinin geçilmesinin ardından, yine Max tarafından tavsiye edilen Necdet Yeşil’dir. Ancak medet umulan bu avukat da Hayes’i sürekli oyalar ve parasının peşindedir. Sonunda 30 yıl hapis almasının önüne de geçemez. Hayes ve arkadaşlarının kaçış planı Rıfkı’nın ispiyonlaması ile suya düşer. Öfke sınırını aşan Hayes, Rıfkı’ya saldırır ve onu dövdükten sonra dilini ısırıp koparır. Akli dengesini kaybetmiş mahkumların bölümüne gönderilen Hayes, artık tam bir cehennemin içindedir.

Mahkumların sütunun etrafında döndükleri sahnede Hayes’in yanına gelen Ahmet isimli mahkumun diyalogları, filmin batının gözünden görünen Türkiye’ye dair mesajlarını verir. Oxford ve Harvard’da eğitim gördüğünü söyleyen Ahmet’in “kötü makinalar” metaforu, Türkiye’de Amerikan etkisiyle toplumu köleleştiren kapitalizmi kast eder. Aslında çarpık adalet sisteminden tutun da, acımasız cezaevi koşulları bir noktada Amerikan Emperyalizmi ile ilişkilendirilir. Deliler koğuşundaki sütunun etrafında yürüdükleri sırada Hayes’le sohbet etmeye çalışan Ahmet, “hepimiz bir fabrikadan geliriz, bazen kötü makineler çalışmadığında onları buraya koyarlar” der. “Kötü makineler, kötü olduklarını bilmezler ama fabrikadakiler, onların kötü makineler olduklarını bilirler” cümlesiyle aslında ‘suçlu’ olgusunun küresel sistemdeki yerine değinir.

Hayes’in, tüm tutuklular sütunun sağına doğru yürürken, sola doğru yürüdüğü sahnede Ahmet onu durdurmaya çalışır ve “iyi Türk her zaman sağa doğru yürür! Sol komunisttir, sağ iyidir!” diye ikaz eder. Ahmet’in “kötü makine” metaforunu tekrar edip kendisini de bu şekilde nitelemesi üzerine ona cevap veren Hayes, ” sizin kötü makineler olduğunuzu biliyorum!”, “nerden biliyorum biliyor musun?”, “çünkü bende fabrikadanım”der. “Makineleri ben üretiyorum”. Aslında, çuvaldızı Türklere batırırken, iğneyi kendine batıran bu sahne, filmin yüzde yüz Türkiye’yi ve Türk insanını hedef almadığının göstergesidir. Çünkü William Hayes ‘fabrikadan’ yani kendisinin de kurbanı olduğu, az gelişmiş ülkelerin cezaevi ve adalet sistemini yaratan ABD’den gelmektedir. Onun tanımına göre ‘kötü makineler’ bu az gelişmiş ülkelerdeki insanlardır. Fakat bu insanları üreten de Amerikan Emperyalizminin kendisidir. Aynı şekilde Hayes’in bu kadar ağır bir ceza ile mahkum olmasının sebebi de; ABD’nin Türkiye’ye uyuşturucu ticaretini dizginlemesi için yaptığı baskıdır.

Midnight Express’in yarattığı etki, uzun yıllar toplumun, Türkiye üzerine yapılacak her Hollywood filmine ‘acaba bu defa ne çıkacak’ gözüyle bakmasına sebep olmuştur. 2004 yılında Türkiye’ye gelen Oliver Stone, dönemin Kültür Bakanı Erkan Mumcu ile görüşür ve filmin Türkiye’yi incitmiş olmasından dolayı üzgün olduğunu belirtir. Ancak Türkiye Basını olayı Oliver Stone ‘Türkiye’den özür diledi’ şeklinde bir zafer edasıyla sunar.

Gerçekten Stone özür dilemiş olsa bile, 26 yıl sonra gelen bu özrün Türkiye’ye ne kazandıracağı (aslında Midnight Express’in de ne kaybettirmiş olduğu) düşündürücüdür. Yine 2014 yılında, New York’taki 29 Ekim Kutlamalarında William Hayes’e Türk Bayrağını göndere çektirmek gibi popülist işler yapılır. Sanki ABD ve en yakın müttefiklerinden olan Türkiye arasında 78’den bu yana Midnight Express odaklı bir diplomatik kriz varmış ve  bu Oliver Stone ile William Hayes af dileyince aşılacakmış gibi bir hava yaratılır. En nihayetinde bu bir sinema filmidir. Üstelik uzun yılar önce, o dönemin politik atmosferi doğrultusunda yapılan bir sinema filmi ile hala hesaplaşmaya çalışmak pek mantıklı değildir.

Türkiye veya “Midnight Express” vakaları yaşamış başka ülkelerin “biz bu değiliz kompleksi” ile reaksiyon göstermesinin bir faydası olmayacaktır. Hollywood’un propaganda filmlerinin hedefi olan ülkelerin, belki de kendilerini ifade edebilmenin en iyi yolu olan sinemanın gelişimine çabalamaları en doğrusudur.

Emre Tanç
mp3 indir ümraniye escort ümraniye escort escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat