SON DAKİKA
Maltepe Escortpendik escortalanya escortkartal escortalanya escort

Bir Düzen Eleştirisi: La Casa de Papel

Bu haber 14 Şubat 2018 - 21:25 'de eklendi

Emre TANÇ

“2011 yılında Avrupa Merkez Bankası, hiç yoktan 171 milyar euro yarattı. 2013’de 145 milyar yarattı. Para nereye gitti biliyor musun? Bankalara. Doğrudan en zenginlere. Kimse Avrupa Merkez Bankası hırsız dedi mi?” Final bölümündeki diyalogda geçen bu cümle, 2017 yılına damgasını vuran ve yayın hakları netflix tarafından satın alınan, “La Casa de Papel”i özetler.

Son yıllarda Avrupa’dan çıkan televizyon serisi örneklerinden biri olarak, İspanya’daki Antena 3 televizyonu için yapılan “La Casa de Papel” (Darphane Soygunu) göze çarpar. On beş bölümlük ve iki sezon halinde yayınlanan aksiyon-polisiye dizidir. Dizinin yaratıcısı Alex Pina, “Los Hombres de Paco” ve “El Barco” gibi benzer temalı dizilerin de senaristidir. “Ortada çalınan bir şey yoksa, bu yine de hırsızlık olur mu?” Sorusunu izleyiciye soran La Casa Del Papel, yöneten-yönetilen, doğru ve yanlış arasındaki kesin çizgilere dair ciddi bir eleştiri içerir.

Profesör kod adlı dahi ve şahsına münhasır karakter, İspanya Kraliyet Darphane Müzesini soymak üzere, her biri farklı konularda yetenekli, sekiz suçlu ile bir ekip kurar. Profesör’ün planının genel soygun örneklerinden farkı, işin içeri girip paraları alıp kaçmaktan ibaret olmamasıdır. Ekip, darphane çalışanlarını ve ziyaretçileri rehin alıp, günlerce binada kalarak kendi paralarını basacaktır. Rehineler polisin operasyon yapmasına engel olurken, soyguncuların elindeki en büyük koz; okul gezisiyle darphane müzesine gelen, İngiliz Büyükelçisinin kızı olur.

Profesör, ekibini topladıktan sonra beş ay boyunca soygun üzerine çalışılır. Tüm detaylar dikkatlice gözden geçirilir. Bu süre boyunca kırsaldaki eski bir evde kalan ekip üyeleri, birbirlerinin gerçek kimliği hakkında hiçbir şey öğrenmez. Kendi isimleri yerine, birbirlerine şehir isimleriyle hitap ederler. Profesör’ün en katı kuralı ise; kişisel ilişki kesinlikle yasaktır.

Dali maskeleri ve kırmızı tulumları ile darphaneye girmeyi başaran ekip, para dolu çantalarla kaçmaya çalışır. Olay yerine gelen polisler ateş açınca çatışma çıkar. Soyguncular kapana kısılıp binaya girerler ve sivilleri rehin alırlar. Ancak bu tamamen bir aldatmacadır. Güvenlik güçleri soyguncuların kapana kısılan soyguncularla rehinelerin hayatı için için pazarlık yaparken, ekibin kendi numarasız paralarını basabilecek vakti olacaktır.

Ünlü ressam Salvador Dali’nin, aykırı kişiliği, ahlaki normlar ve toplumsal düzene olan karşıtlığıyla, bir düzen eleştirisi olan dizide, soyguncuların kullandığı maskelere ilham vermesi şaşırtıcı değildir. La Casa de Papel, gerçekten de hem ekonomik düzeni ve kapitalizmin yarattığı ahlaki sorunları, “neyin? kime göre? ne şekilde?” iyi veya kötü olduğu sorularıyla irdeler.

Geçirdiği sorunlu çocukluk ve gençlik döneminde çok içine kapanık hale gelen Dali, dünyanın onu bildiği, eksantrik ve kendinden emin haline dönüşmek için bir aktör gibi rol yapar. Bunu sadece kamuoyu önünde değil, en yakın çevresine karşı bile uygular. Onun bu taktiği, kendisine ilke edindiği bir düşünce doğrultusunda şekillenir. “Başarıncaya kadar, sahte ol!” Tıpkı ekip üyelerinin, soygunu gerçekleştirmeyi başarana kadar kendilerini, Berlin, Tokyo, Nairobi diye sahte isimlerle tanıtmaları gibi.

Soyguncuların Dali maskelerinin altına giydikleri, komünizmin rengi olan kırmızı tulumlarla darphaneyi soymaları mesajı anlamlı kılar. Para basan üretim aracı “halkın” eline geçer. Darphaneni ele geçirilmesinden itibaren, soyguncuların plana adapte oluşları, hazırlık süreçleri ve birbirleriyle olan ilişkileri son bölüme kadar flashbacklerle anlatılır. Profesörün her detayı düşünerek, en kötü olasılıklara karşı hazırladığı alternatif çözümleri belli noktalarda devreye girer. Ekip, bir taraftan rehinelerle tansiyonu dengede tutmaya çalışırken diğer taraftan ara vermeksizin para basımı yapar. Bu sırada profesör, teknolojinin yardımıyla müzedeki kameralardan her an onları izler ve ekip adına irtibata geçtiği güvenlik görevlileriyle pazarlığı sürdürür.

Elbette bu zeki suçluların karşısına konulan, otoriteyi temsil eden karakterler de olmalıdır. Operasyonu yöneten polis müfettişi Raquel Murillo, eşinden şiddet görüp boşanmış trajedisi olan bir kadındır. Boşanma sonrasında kendisinden ilgi bekleyen küçük kızı ve Alzheimer başlangıcı olan annesiyle birlikte yaşamaktadır. Ayrıca yardımcısı olan Angel’de kendisine aşıktır, ve bu olayda onun gözüne girebilmek için çabalamaktadır. Bir kadın polisin, salt kahramandan çok insani yönleriyle sunulması seyircinin onunla empati kurmasını beraberinde getirir. Olayın seyri içerisinde, aslında Profesör olduğunu bilmeden Salva adlı bir adamla tanışıp yakınlaşan Raquel, kamuoyuna iyi görünmek isteyen üstleri tarafından da baskılanır. Raquel, bürokratik endişeler ve devlet otoritesinin sarsılmaması gibi unsurları göz ardı edip, rehinelerin hayatıyla ilgilenirken, devletin sert yüzünü temsil eden bir karakter onun karşısına konulur.

İstihbaratın başı olan Albay Prieto, Raquel gibi soyguncuların kan dökmek istemeyen politikaları üzerine düşünüp, onlarla uzlaşmaya hevesli değildir. Onun için her şey daha basittir. Ortada suçlular ve cezalandırılması gereken bir suç vardır. Ayrıca rehinelerin tamamının hayatından çok, diplomatik bir krize sebep olacağını düşündüğü, İngiliz Büyükelçisinin kızıyla ilgilidir. Bu uğurda Raquel’i de ahlaki sınırlarının dışına çıkmaya zorlar. Sekiz rehinenin yerine, sadece İngiliz Büyükelçisinin kızının serbest bırakılması talebi ve profesörün bu isteği medyada deşifre ederek hükümeti zor durumda bırakması, dizinin anti-emperyalist eleştirilerindendir.

Her biri farklı bir halet-i ruhiyede olan soygun çetesinin üyelerinin gerek birbirleriyle gerekse rehinelerle olan ilişkileri ve yaşadıkları iniş çıkışlar olay örgüsünü keyifli hale getirir. La Casa Del Papel’i bu kadar başarılı hale getiren yönü hikayedeki akıcılığın ve durağanlaşmayan temponun yanı sıra karakterlere çok iyi çalışılmış olmasıdır.

Tüm olayın planlayıcısı olan ve gerçek adının Sergio olduğunu öğrendiğimiz Profesör, tam bir idealisttir. Hayatının belli bir yaşa kadar olan kısmını, hastane yatağında geçirmiş olan Sergio’nun babası, bir bankayı soyarken öldürülmüştür. Aslında olayın tüm çıkış noktası da bu olaydır. Darphane soygununun planı, oğlunun tedavi masraflarına karşılayamaz hale gelen Sergio’nun babasına aittir. Ne var ki, bu planı hayata geçiremeden trajik şekilde ölmüştür. Kraliyet Darphanesi soygununu planlayan Sergio, aslında bu eylemi babasının anısına yapar. Ekibi içerdeyken onları her an kontrol eden Profesör’ün kesin bir kuralı vardır. Asla kan dökülmeyecek!

Darphane içerisine girin ekibin lideri Berlin’dir. Profesör’le irtibatta olan ve direktifleri alan Berlin Narsist ve megaloman bir kişiliktir. Profesör’ün en önemli kuralını ihlal ettiğinde, profesör intikamın Berlin’in gerçek kimliğini deşifre ederek alır. Gerçek adının Andres de Fonollosa olduğu ortaya çıkan Berlin yüz binde bir görülen bir hastalığa yakalanmıştır ve iki aylık ömrü vardır. Etrafına iyi görünmeye ve devamlı övgü almaya takıntılı bu adam bir taraftan şeytan tüyü sayesinde seyirciye kendisini sevdiren bir karakterdir. Ayrıca, Profesör ekibini birbirini daha önce tanımayan insanlardan oluşturup, kişisel ilişkiyi yasaklarken, Berlin ekipte Profesörü daha önceden tanıyan tek kişidir. Hatta onun çok yakın dostudur. Berlin acımasız ve bencil izlenimi vermesine karşın, aslında soygunu en az tehlikeye atan kişidir. Diğerleri kişisel ilişkileri ve zaafları nedeniyle hataya düşerken, Berlin’in tek amacı işlerin planlandığı gibi gitmesidir. Finalde ise, seri boyunca çizilen liderlik özelliğini ve ekibin lideri olmayı ne kadar hak ettiğini kanıtlayan bir kahramanlık yapar. Bu fedakarlığının, arkadaşlarına çok değer vermesinden değil de, yine narsizmine yakışır şekilde, zaten en fazla bir kaç ay sonra kendisini bulacak olan sonu gösterişli tarzıyla yaşamak istediği düşüncesi mantıklıdır. Ancak Berlin’in tek başına özel timle çatışmaya girerken, sevgili olduğu rehine Ariadna’yı yanında götürmesi ve ölümünü izlemeye zorlaması, duygularını inciten kadına bıraktığı etkili bir hatıra bırakır. Çünkü Berlin, hayatının son zamanlarını birlikte geçirip sonrasında soygun parasını Ariadna’ya bırakmayı teklif ederken, Ariadna Monica’yla olan konuşmasında Berlin’i kendisine tecavüz etmekle (öyle olmadığı halde) suçlamıştır. Ölmeden önce Berlin’in gözlerine bakıp, kendisinden ne kadar nefret ettiğini haykıracağını söyleyen Ariadna’ya Berlin’in cevabı, tıpkı onun istediği gibi son anlarını görmesi olur. Ancak Berlin tiyatral sonuyla adeta Ariadna’ya, “bak bakalım senin düşündüğün gibi biri miyim?” diye sorup, ona hayatının şokunu yaşatarak veda eder.

Ekipteki iki kadından biri olan Tokyo, hikayenin anlatıcısıdır. Yaptığı son soygunda erkek arkadaşı polis tarafından vurulmuştur. Kendisine tuzak kurulduğunu bilmeden annesinin evine gitmekte olan Tokyo’yu Profesör kurtarır ve ekibe dahil eder. Darphanedeki rehin olayının başlamasından itibaren Berlin’in en büyük muhalifidir.

Nairobi devamlı enerjik ve coşkulu bir karakterdir. Fakat bu belki de geçmişinde barındırdığı derin acıları perdelemek için kullandığı bir taktiktir. Bir kızı olduğu ve henüz bebekken uyuşturucu alabilmek için onu sattığını flashbacklerde öğreniriz. Nairobi de, Tokyo gibi hikayenin feminist eleştiri yönünü güçlendirir. Ekip içindeki gerilim yükseldiği anda Berlin’e karşı darbe yapıp yönetimi alan Nairobi, artık kadınların sözünün geçtiğini söyler.

Ekibin en genci ve bilgisayar uzmanı olan Rio, Profesör’ün kişisel ilişki yok kuralını çiğneyerek Tokyo’yla sevgili olmuştur. Özellikle Büyükelçinin kızı Alison’la arkadaş olmaya başlar, ancak bu yufka yürekliliği kimliğinin deşifre olmasına yol açar ve polislerin Tokyo’nun kimliğine de Rio’nun hatası yüzünden ulaşırlar. Hazırlık sürecinde Profesörün de dikkatini çeken ve hata yapmaya hazır hali, baskın boyunca Rio’nun çeşitli sorunlara yol açmasına sebep olur. Gençliğinin verdiği fevrilikle bir ara rehinelere ekibin planlarını anlatmaya bile başlar. Bu da neredeyse tüm operasyonu bitirecek noktaya gelinmesine sebep olur.

Grubun kas gücünü oluşturan eski Sırp askerler Helsinki ve Oslo, Berlin’e sadık ikilidir. Heybetli görünümüyle, kaba kuvvete başvurulması gereken noktalarda devreye giren Helsinki eşcinseldir. Seri boyunca hiç konuşmayan Oslo ise kafasına aldığı darbeyle bitkisel hayata girer. Helsinki’nin onun durumu hakkında yaptığı değerlendirme ise ironiktir; “Oslo artık hiç konuşmuyor”.

Ekibin baba-oğul üyeleri Moskova ve Denver, diğerlerine kıyasla böyle bir eylemin içinde yer almaya daha az gönüllüdür. Ancak ekonomik gereksinimler baba oğulun üzerinde daha fazla hissedilir. Yıllarca madenlerde çalışan daha sonrasında hapse giren Moskova, oğlunu hayatı yalnız başına göğüslemek zorunda bırakmıştır. Polonyalı uyuşturucu mafyasına borçlanan Denver’i kurtarmak için, babasının madencilikten kalma tünel kazma yeteneği devreye girer. Çünkü Profesör’ün planındaki son halka olan kaçışın, kilidi Moskova’dır. Moskova yaşı gereğiyle grubun birleştirici, olgun üyesiyken, Denver heyecanlı ve agresif bir karakterdir. Eğitimsizliği nedeniyle sorunları zekasından çok, kaba kuvvetle çözen Denver’in bu davranış biçiminin, hayatı boyunca sürekli kurban pozisyonunda olmasından kaynaklandığı görülür. Denver’ın vicdani yönü, Berlin’in ona dışarısıyla haberleşen Monica’yı öldürmesini emretmesiyle ortaya çıkar. Denver’ın Monica’yı öldürmek yerine onu saklaması, vicdan ve profesyonellik arasındaki dengeye dair bir kırılma noktası olup, seyirciye zeki bir sorgulamaya zorlar. Sonrasında ise, darphane müdürüyle ilişkisi olan Monica ve Denver arasında aşk alevlenir. Monica’nın, Denver’a karşı hissettikleri Stockholm sendromuna dair bir örnek gibi görünse de, onun duyguları korunma içgüdüsüyle Berlin’le birlikte olan Ariadna’nın hislerinden farklıdır. Finalde Denver’dan kopamayacağını anlayan Monica, soygunculara katılmaya karar verir ve kendisine seçtiği şehir adı da Stockholm olur.

Hikayenin gidişatı içinde öğrendiğimiz karakterlerin kişisel hikayeleri trajedilerindeki ortak nokta hepsinin kapitalizmin getirdiği ekonomik eşitsizliğin kurbanı olduklarıdır. Bu yüzden Profesör stratejisini, ekonomik olarak kendileriyle aynı sınıftan olan halkın büyük çoğunluğunu yanlarına çekmek üzerine kurmuştur.

Zekice attığı adımlarla medyayı yönlendirmeyi çok iyi başaran profesör, durumu sertlikle kontrol altına almayı amaçlayan devlet otoritesini köşeye kıstırır. Bu durum zekanın, kaba kuvvet ve silaha karşı galip gelişidir. Devlet, kitle iletişim sistemlerini elinde tutmanın avantajını kullanarak soyguncularla ilgili dezenformatif bilgileri kamuoyuna sunduğunda bile, (Berlin’in kadın sattığını iddia etmek gibi) bunu tersine çevirmenin yolunu bulur.

Profesör’ün bir idealin etrafında şekillenen hayatı flashbacklerde yine Tokyo’nun anlatımıyla ortaya konulur. Soygundan önceki son akşamda, tek dostu olan Berlin’le konuşmasında kim olduklarını ve aslında soygun planının, ceplerine para koyup hayatlarını lüks içinde geçirmekten ibaret olmadığı seyirciye açıklanır. Direniş olgusu, İtalya’da partizanlarla birlikte faşistlere karşı savaşmış olan dedesinden ona miras kalan gelenekle, Bella Ciao eşliğinde yükselir.

La Casa de Papel, siyasal ve etik sorgulamaları, hiç duraksamayan temposu ve dozunda aksiyonu ile kesinlikle izlenmeyi hak eden bir yapım olarak, şimdiden diziler tarihindeki yerini almıştır.

Emre Tanç
sisli escortümraniye escortataşehir escortkartal escortbeylikdüzü escortbeşiktaş escortmaltepe escorthalkalı escortşirinevler escortakpendik.commecidiyeköy escortbahçeşehir escortataköy escortrus escort
Evden eve nakliyat sitemiz istanbul ilçelerindeki. Firmalarin listesi icin lutfen ziyaret ediniz.gaziosmanpaşa evden eve nakliyatbahçelievler evden eve nakliyatkağıthane evden eve nakliyatuluslararası evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyathalkalı evden eve nakliyat
Kurtköy Escortümraniye Escortescort bayanAtaşehir Escortümraniye escort